Yaşadığımız Topraklardaki 1 Mayısların Tarihçesi Işığında 2001 1 Mayısı (Yayımlanma: Nisan 2001)

0

[Aşağıdaki yazı Köz gazetesinde 2001 yılı Haziran ayında yayımlanmıştır.]

1 Mayısın uluslararası anlam ve kapsamının unutulmasının en doğal sonuçlarından biri her ülkenin de kendine göre bir 1 Mayıs tarihçesinin oluşmasıdır. Böylece 1 Mayısların bir ulusal gün haline gelmesine ramak kalıyor. Hatta her ülkede ve her 1 Mayıs’ta bazı somut mücadele taleplerinin dile getirilmesi geleneği bu ulusallık vurgusunu her geçen 1 Mayıs’ta biraz daha arttırıyor. Ama her ülkenin kendi tarihinden anılacak bir 1 Mayısı olması aynı zamanda her ülkenin kendine özgü bir mücadele tarihinin olduğu anlamına geliyor. Bu kavgaları enternasyonal bir kavgada birleştirmenin yolu bu tarihçeyi yok saymak değil bundan ders çıkararak aşmak olmalıdır. 1911’de Selanik’teki pamuk ve tütün işçilerinin kutladıkları 1 Mayısı saymazsak; yaşadığımız topraklar üzerinde ilk 1 Mayıs gösterisi 1912’de İstanbul’da yapıldı. Sonra, 1920’li yıllarda çeşitli kentlerde Milli Mücadeleye ve Kuvayi Milli’ye destek veren anti-emperyalist içerikli, daha doğrusu işgal kuvvetlerini protesto eden 1 Mayıs gösterileri yapıldı.

Şeyh Sait ayaklanmasını bastırmak üzere Takriri Sükun kanunun çıkartılması yaşadığımız topraklarda 1 Mayısların tarihçesi açısından da önemli bir dönemeç noktası oldu. Bu baskı tedbirleri o zamanki Türkiye Komünist Partisinin ve işçi hareketinin desteği ile önce Kürtleri vurduysa da, aynı silah bir adım sonra komünistlere ve işçi hareketine yöneldi. Bu dönemecin ardından 1 Mayısın işçi sınıfının bir mücadele günü olarak anılması yasaklandı. 1925’te kemalist hükümetin 1 Mayısı Bahar Bayramı olarak ilan etmesinden sonra, uzun zaman komünistler 1 Mayısı bahar bayramı kimliğinden kurtarmakla uğraştı. Burjuvazi bahar bayramı çarpıtması yetmediğinde, kah Türk-İş’in kurulduğu günü, kah Ecevit’in elinden çıkan çalışma yasalarının kabul edildiği tarihi ulusal işçi bayramı olarak kabul ettirme yönünde kurnazlıklara başvurdu; tutmadı.

1976 1 Mayısı Bir Dönüm Noktası

1976’dan itibaren 1 Mayıslar TKP’nin önayak oluşuyla ve DİSK’in eliyle yığınsal olarak kutlanmaya başladı. 1 Mayısın Kürtçesinin, «Yek Gulan»ın lügatimize girişi de bu yıllarda oldu.

Bu yeni dönemde 1977 1 Mayısı, DİSK yönetimiyle onun ardındaki TKP’nin hazırladığı zeminden de hatırı sayılır ölçüde yararlanan kontrgerilla eliyle 36 kişinin öldürüldüğü kanlı 1 Mayıs olarak tarihimize yazıldı. O gün bugündür Türkiye’de Taksim meydanı devrimciler tarafından 1 Mayıs meydanı olarak anılır oldu. Bu noktadan itibaren 1 Mayıslarda 1 Mayıs alanına çıkma hedefi özel bir anlam kazandı.

1978 yılı 1 Mayısı DİSK’in örgütlediği son kitlesel 1 Mayıs’tı. Aynı zamanda, DİSK yönetimini kimi devrimcilerin desteklediği sosyal demokratlara kaptıran TKP’nin son büyük gövde gösterisi oldu. Kürtler kendi dillerinde pankart açmalarını yasaklayan DİSK yönetimini boş pankartlarla protesto etti.

Bu 1 Mayısı 1979’daki sıkıyönetim altında, sokağa çıkma yasaklı yeni 1 Mayıs izledi. 1979 yılı Türkiye’nin dört bir yanında birbirinden farklı 1 Mayıs eylemlerine sahne oldu. Kah Boğaz Köprüsü işgal edildi; kimi yerlerde balonlu kimi yerlerde daha radikal yerel korsan 1 Mayıs eylemleri yapıldı. Ama artık kitleler eylem halinde değildi.

1980’de DİSK Mersin’e kaçarak 1 Mayısların yeniden kitlesel biçimde kutlanmasına yönelik bir çaba gösterdi. Ama bu 1 Mayıs tarihçemizde hatırlanmaması daha iyi olacak olan ay yıldızlı ilk kara leke oldu. Sonra 12 Eylül döneminin karanlığı çöktü; bir süre 1 Mayıs’lar, hapishanelerde, sürgünde ve “aile toplantılarında” anıldı. Yakalara kırmızı karanfil takma, bayramlık elbiseler giyinme gibi, mahcup ve sembolik tutumlar belirdi.

1987’den 1994’e 1 Mayıslar

1987 yılının 1 Mayısı’nda İstanbul Emek sinemasındaki kapalı salon toplantısıyla 12 Eylül karanlığı ilk kez delindi. Bu küçük salon toplantısı kendi başına dikkate değer bir ilgi ve etki yaratacak çapta olmasa bile, artık 1 Mayısların yeniden kutlanması gerektiği fikrinin giderek artan bir çoğunluğun zihninde belirmesine vesile oldu.

1988 yılı 1 Mayısı’nda, başta Abdullah Baştürk olmak üzere, eski DİSK yöneticileri, başka eski ve yeni sendika bürokratları, reformistler ve sosyal demokratlar Taksim alanında arzı endam etmeye karar vermişlerdi. Hem dostların pazarda görmesi maksadıyla, hem de bu ilgiyi eski CHP’nin mirası üzerinde filizlenmeye başlayan burjuva partilerine devşirmek için, 1 Mayıs 1977’de en çok insanın öldüğü Kazancı yokuşuna çiçek bırakarak sembolik bir eylem yapmayı tasarlıyorlardı. Ama bu girişimi fırsat bilen devrimciler de bambaşka amaçlarla aynı alanın civarlarında ama oldukça dağınık örgütsüz ve hazırlıksız bir biçimde birikmişlerdi. Taksim civarı beklenmedik biçimde kalabalıklaşmış, yer yer polisle sürtüşme ve çatışmalar yaşanmıştı. 1 Mayıs 1988, devrimcilerle sendika bürokratları ve sosyal demokratların birbirleriyle paylaşamadıkları Taksim 1 Mayıs kargaşasıyla anılara yazıldı.

1989’daki 1 Mayıs’ta bahar eylemlerinin itibarını istismar eden sendika bürokratları özellikle sendikalı işçilerle devrimcilerin birbirlerinden yalıtmaya çalıştılar. Böylelikle 1989 Bahar eylemlerinin rantının burjuva muhalefet partilerine akıtılmasını engelleyecek bir pürüz çıkmamasını sağlamak istiyorlardı. Öyle ki bu maksatla kendilerinin yaptıkları çağrıların sonuçlarından bile ürkmüş ve son dakikada Şişli’de planlanan eylemi iptal ettiklerini açıklamışlardı. İşçilerin kitleler halinde aktığı Şişli’de ne tertip komitesi ne de miting düzeni vardı; tertip komitesi işçileri dağıtmaya çalışıyordu. Buna karşılık işçilerin bir kısmı ve onlarla birlikte oraya yığılan kimi devrimci gruplar Taksim alanını zorlamayı denediler. Taksim civarında oldukça kitlesel bir güç biriktirmiş olan devrimcilerle buluşmak üzere Taksime yöneldiler. Ama bu buluşma gerçekleşmeden, Taksim’deki polis barikatlarını zorlayan devrimcilerden Akif Dalcı katledildi. 1989 1 Mayısı onun fotoğrafıyla simgeleşti.

1990’daki 1 Mayıs kah sokaklardaki kimi korsan eylemlerle, kah fabrikalardaki saygı duruşu, iş bırakma, marş söyleme, bildiri okuma, uzun-kısa konuşmalar ve sohbetler, yahut sadece bayramlaşma biçimindeki etkinliklerle, o sırada grevde olan işçilerin topluca ziyaret edilmesi vb. ile geçti. Sendikalı işyerlerinin neredeyse hemen hepsinde, sendikasız işyerlerinin pek çoğunda da şu ya da bu biçimde 1 Mayıs gündeme oturdu. O zamana kadar 1 Mayıs’tan haberdar olmamış pek çok işçi 1 Mayısla bu biçimler altında bile olsa (ki bu etkinlikler bir ölçüde 1989 bahar eylemlerinin havasını yansıtmakta ve oradan esinlenmekteydi) tanıştı. Kimi işyerlerinde fabrikalarda başlayan kutlamayı fabrika dışına taşırma yönünde planlar ve girişimler olduysa da, bunların çoğu başarıya ulaşamadı, kimisi yarı yolda kaldı. Ama 1990 1 Mayısı özellikle işi bırakıp, fabrikanın civarında eylem için birikmiş devrimcilerin kitlesiyle buluşan İstanbul-Coca Cola işçilerinin eylemiyle belleklerde yer etti.

1991 1 Mayısı devrimcilerin kitlesel bir biçimde Taksim alanını sonuncu kez zorladıkları eyleme tanık oldu. Bu kez de Gülay Beceren polis kurşunlarıyla vurularak sakatlandı. Bu 1 Mayıs’tan sonra Taksim alanını zorlamaya yönelik eylemler, ister reformist ister devrimci bir çerçeveye sahip olsunlar hep sembolik bir nitelik taşıdılar. Bu ikinci Taksim zorlamasının ardından, Taksim civarında yahut değil, daha kitlesel 1 Mayıs mitinglerine yönelik arayışlar ağırlık kazanmaya başladı.

1992 1 Mayısı Doğu Perinçek’in Sosyalist Parti’sinin gölgesinde geçti, Aynı zamanda yasal izinle kutlanan ilk yasal 1 Mayıs oldu. Devrimciler geniş kitleleri peşlerinden taşımasalar da, istemeye istemeye bu mitinge katıldılar. Ama bir bakıma SP’nin kurnaz manevrasıyla, bir emrivaki gibi gelen bu dönemeçten itibaren, devrimcilerin çoğu, 1 Mayısın Perinçek’in gölgesinde geçmesindense sendika bürokratlarının vesayeti altında olmasına sessiz bir biçimde razı oldular.

1993 1 Mayısı bir yandan hükümetin öbür yandan burjuva muhalefetinin el attığı, İstanbul’da biri Şişli’de öbürü kentin ta öteki ucunda, Pendik’te iki ayrı 1 Mayıs mitingiyle öne çıktı. 1993 1 Mayısı sendikal rekabetle ve burjuva partilerinin burnunu sokmasıyla ikiye bölünen 1 Mayıs oldu. Devrimcilerin bir kısmı Türk-İş’in düzenlediği mitinge, bir kısmı da DİSK’inkine rağbet etti. Küçük topluluklar halinde hareket edebilen kimileri her iki eylemde de yer aldılar. Ama bu 1 Mayıs mitinginde devrimciler diri ve coşkulu bir varlık gösterseler de alana ve mitinge müdahale bakımından bir etkileri olmadı.

Nihayet tatil gününe rastlayan 1994 1 Mayısı tüm konfederasyonların ortaklaşa düzenlediği ve devrimcilerin de birlik beraberlik içinde katıldığı, küçük istisnalar dışında düzene uygun geçen bir 1 Mayıs olarak kayda geçti. 1980 sonrasında on binlerin bir araya geldiği ilk bir Mayıs eylemi bu oldu. Bu 1 Mayısta Kuruçeşme sürecinden doğan legal partiler ve onlara hasetle bakanlar birbirlerine boy göstermek üzere alanı doldurmaya gayret ediyorlardı. Ama bu tasfiyeci dalgadan uzak durmaya çalışan devrimcilerin onlardan aşağı kalmadığı açıkça belli oldu. Bunlara karşılık, 1 Mayısın ev sahibi olan sendikaların arkasında beklenenden çok daha az işçinin olduğu dikkati çekti; üstelik sendikalar bu işçiler üzerinde bile bir otoriteye sahip olmadıklarını belli etmekteydiler. Öte yandan alanda canlı ve kalabalık bir topluluk oluşturan devrimci örgüt ve çevreler kendi aralarında örgütlü ve irtibatlı değildi. İmkanları olduğu halde, alana müdahale etme yönünde bir etkileri olmadı. Çünkü devrimcilerin gözü hala Taksim’deydi ve miting dağılırken sembolik bir biçimde Taksim’e yönelen bir kısım devrimci grup olsa da, bu kez ciddi bir çatışmaya bile girmeden polis barikatına takıldılar.

Bu bakımlardan 1994 1 Mayısı pek çok farklı unsur ve etkenin birbirlerine karıştığı bir miting oldu. Aynı mitingde Enternasyonal Marşıyla İstiklal Marşı da birbirine karıştı. Bu 1 Mayıs mitingi bir yıl sonrasına dair ip uçlarını da veriyordu.

1 Mayıs 1995

Gazi ayaklanmasının ardından gelen ve onun rüzgarını arkasına alan devrimcilerin öne çıktığı İstanbul/Kadıköy’deki 1995 1 Mayısı 12 Eylül sonrasının en kalabalık 1 Mayıs mitingi olarak gerçekleşti bu kalabalığın büyük kısmını devrimciler ve onların büyük ölçüde varoşlardan alana taşıdığı kitle oluşturuyordu.

1995 1 Mayısı yoğun bir gündemle gelmişti. Bir yanda, Gümrük Birliği anlaşması, Irak çıkarması, Urfa Tüneli’ne su verilmesi; bir yanda pişmanlık-ispiyonluk çağrılarının arkasına saklanan «demokratikleşme» paketi vardı. Öte yanda «1 Mayısı 30 Nisana mı alsak, salona mı kapasak» derken, «emeklilik tasarısı»nı protesto etmek için «işçiyi sokağa dökeriz» diye celallenme fırsatı bulup, hükümet işlerine karışmayı umut eden sendika bürokratlarının 12 Eylül sonrasında ilk kez sert bir çıkışa cesaret etmeleri dikkat çekiyordu. Bu tutum o güne kadar 1 Mayıslara ilgi göstermeyen kesimlerin de 1 Mayıs alanına gelmesini dürtüleyen bir etken oldu.

1 Mayısa grevsiz toplu sözleşmesiz sendikaları olmaksızın giren kamu işçileri 1989’dan itibaren gelişmekte olan dinamizmlerini kaybetmemişlerdi. Gerilla savaşında ve kendi topraklarında örselenmiş olmakla birlikte, sürgündeki parlamentonun açılışıyla yeni bir diplomatik atağa kalkan Kürt hareketi metropollerde de atağa kalkma hazırlığı içindeydi. Enflasyonun altında toplu sözleşmelere hazırlanan sendikalı işçiler de daha önceki 1 Mayıslardan fazla bir katılım sağlamıştı. Legal particiliğin üçüncü dalgasını yükseltme hazırlığı içindeki müzmin popülistler (DY ve TDKP) de kendi tarihlerinin bu önemli dönemecine kalabalık bir kitleyle gelmişti.

Nihayet mart ayında Gazi Mahallesi’ndeki küçük çaplı ayaklanmayla kendini belli eden işçi sınıfının görünmeyen kesimleri alana asıl rengini vermekteydi. Bu yığınlarla içi içe olan ve 1995 Mart eylemlerinde şu ya da bu biçimde bilfiil yer aldıkları gibi, buradan taze bir rüzgar almış devrimci güçler diri ve kalabalık kortejlerle alana koştular. Devrimciler polis barikatlarına takılmadı; bir kısmı kürsüyü işgale yöneldi; güya ev sahibi konumunda olan sendika bürokratları ile reformistler kaçmayı tercih ettiler.

1995 1 Mayısı, 1994’te birbirlerine karışan unsurların ayrışması yönündeki dinamiklerin harekete geçmekte olduğunun ip uçlarını açık seçik belli ediyordu. Nitekim, devrimcilerle reformistler ve sendika bürokratları duruşlarıyla ve polise karşı tutumlarıyla hem reformistlerle devrimciler hem de onların peşlerindeki kitleler birbirlerinden ayrılmakta olduklarını açık seçik gösterdiler. Bu 1 Mayıs bir sonrakinin habercisi oldu.

1 Mayıs 1996

1996 1 Mayısı 1995’teki çizgiyi kalınlaştırarak sürdürdü. Devrimciler daha coşkulu, kararlı ve kalabalık bir biçimde alana geldiler. Reformistler de adeta bir boy ölçüşmeye hazırlanmak üzere bir önceki yıldan daha hazırlıklı ve kalabalık olarak alana gelmişlerdi; sendikalar ise sanki olacaklardan haberliymiş gibi daha cılız ve pasif bir tablo sergiliyordu. Zira sınıf düşmanı da bir önceki 1 Mayıstan kendine göre ders çıkarmıştı ve bir süredir renkleri belli olmaya başlayan tabloyu bozup, bir provokasyonla devrimci hareketi geriletmeyi hesaplıyordu.

Bu hesaplar çerçevesinde tertipler de vardı. Nitekim üst arama bahanesiyle devrimcilerin kortejlerine müdahale girişimi sert bir direnişle karşılık gördü. Mevzilenmiş vurucu timler, değişik aşamalarda bu direnişi ateşle önlemeye yeltendiler. Onlarca yaralı ve üç ölüye rağmen kitleyi durduramadılar.

1977 provokasyonunda ölenlerin çoğu, panik ve kaçışma sırasında kitlenin birbirini ezmesiyle ölmüştü. 1996’da ise saldırı, kaçışmadan çok öfke ve karşı saldırıyla yanıt gördü; örgütlü ve planlı bir biçimde yönlendirilemeyen bir isyana dönüştü. Alandaki isyanı sorgu ve işkence aşamasında sürdüren bir devrimci de sonradan katledildi.

Ne var ki, 1 Mayıs 1996’da düşenlerin cenazelerinin layık oldukları gibi kaldırılamayışı aynı zamanda sonraki gelişmelerin ikili ve çelişkili karakterinin de habercisiydi. 1 Mayıs’ta düşen devrimcilerin cenazeleri, düzenin saldırılarına 1 Mayıs alanındaki kitlesellik ve coşkuyla verilen bir yanıt olarak öne çıkan eylemlere dönüştürülemedi. Benzer bir durum 1 Mayısın peşinden gelişen cezaevi direnişleri ve bu direnişlere dışarıdan verilen destek eylemlerinde de kendini gösterecekti. Doğrusu bu eylemler bir yönüyle 1 Mayıs günü başlayan saldırıların cezaevlerine uzatılarak devam ettirilmesine karşı bir direnişi ifade etmektedir. Ama bu saldırılara verilen yanıtlar her zaman ve her yerde Kadıköy meydanındaki yanıta benzeyen bir yanıt olmadı. Düzenin saldırılarına cezaevlerindeki devrimci tutsakların verdiği yanıt ne kadar sert ve ne kadar ağır bedelleri göze alan bir tutumu ifade ediyor olsa da, (bazı alanlardaki bazı eylemler bir kenara) dışarıdaki destek eylemleri her zaman böyle bir karakter taşımadı. Açıkçası cezaevi direnişlerine dışarıdan verilen destek eylemlerinin bir çoğunda 1 Mayıs alanında ayrışmış olan unsurlar çoğu zaman bir araya gelmişti. Üstelik kimi durumlarda liberallerin etkinlikleri ve söylemleri öne çıkabilmekteydi. Zira, liberal eylemler yalnızca liberallerin rağbet ettiği eylemler olmamıştır. Ne yazık ki, Ümraniye, Sarıgazi, Tuzla vb. örneklerde kendini gösteren ve 1 Mayıs alanındaki duruşu da anımsatan eylem çizgisi, zindan direnişleriyle dayanışma eylemlerinde baskın ve öne çıkan çizgi olmamıştır. Bu koşullar, reformistlerin hiçbir katkılarının olmadığı eylemleri istismar etmelerine imkan verdiği gibi, bir de devrimci ve melez akımlar üzerindeki liberal etkinin artmasına da hizmet etmiştir.

Bu noktadan itibaren, düzenin seçmeli terör ve gerici reformlar saldırısının kıskacındaki devrimci hareketin bir bütün olarak gerilemesiyle sonuçlanacak bir süreç başlayacaktır. Devrimci akımlar bir yandan ciddi bir biçimde kan kaybederken, beri taraftan (doğrudan doğruya liberalizme kan vermese de) liberal demokratlığın etki alanına daha fazla girmiştir. Bu nedenle 1996 1 Mayısını izleyen süreç aynı zamanda reformistlerle devrimciler arasındaki çatışmanın her 1 Mayıs’ta yeniden keskinleştiği ve devrimci akımların bünyesindeki liberal eğilimlerle devrimci eğilimlerin arasındaki gerilimin artarak 1 Mayısların aynasına yansıdığı bir süreç olmuştur.

Reformistlerle devrimcilerin alanda net bir biçimde ayrıştığı 1996 1 Mayısı devrimci hareketin 12 Eylül sonrasında ulaştığı bir doruk noktası oldu. Bu dönemeci izleyen iki yıl boyunca devrimciler 1 Mayıslara hep o doruk noktasına yeniden ulaşma hedefiyle yaklaştılar. Ama ne 1997’deki 1 Mayıs; ne de onun bir adım ilerisine geçtiği halde 1998’deki 1 Mayıs bu doruk noktası bir daha yakalayamadı.

1 Mayıs 1997

Bu süreçte 1997 1 Mayısı «1996’nın gerisine düşmeme» asgari çizgisi üzerinde buluşan devrimcilerin eylem birliğine sahne olmuşsa da, bir yandan sendika bürokratları ve liberal solcuların basıncı öte yandan düzenin saldırılarının kıskacı altındaki devrimciler tereddütlü davrandılar; alanı iki kürsü iki 1 Mayıs biçiminde bölme imkanı olduğu halde, polis barikatının böldüğü eksene göre iki 1 Mayıs tablosunun çıkmasını önleyemediler. Sonuçta hem aynı alanda iki ayrı 1 Mayıs eylemi oldu; hem de bu ayrışma liberallerle devrimcilerin 1996’daki gibi net bir biçimde ayrışmasına hizmet etmedi. Daha kötüsü, devrimciler ve işçi sınıfının en devrimci ve dinamik kesimleri yine ezici bir çoğunluk oluşturduğu halde, 1996’dakinin aksine bu kez bu tablo net bir biçimde ortaya çıkmadı. Ayrım fiilen üstünü aratıp alana girenler ve şu ya da bu nedenle alana girmeyen/giremeyenler biçiminde yansıdı. Daha kötüsü yalıtılıp yalnızlaşan devrimcilerin kortejleri polisin saldırısı karşısında kötü bir biçimde dağıldı. Bu tablonun sorumluluğu da öznel zaaflarda aranacağı yerde nesnellikle açıklandı: güya tuzak gibi bir alana gidilmesi nedeniyle 1997 1 Mayısı devrimci 1 Mayıs olamamıştı.

1 Mayıs 1998

1997 1 Mayısını bu gibi nesnel etkenlerle açıklama eğiliminde olanlar bir daha asla aynı tuzağa basmamak gerektiğin kesinlikle karar vermiş gibi gözükürken, 1998 8 Martı’ndan itibaren yükselen radikal kitle eylemleri liberallerle devrimci akımların bir kez daha net bir biçimde ayrışmakta olduğunun işaretini bir kez daha gösterdi. Bu tabloyu 1 Mayıs alanına yansıtma iradesi devrimciler arasında kendini göstermeye başladı. Ama tam bu noktada, 1998 1 Mayısı arifesinde komünist devrimciler yalnızca sendika bürokratları ve onların dümen suyundaki liberal akımları birbirlerinden ayırt etmenin yetmeyeceğini, devrimci akımlar içindeki liberal damarın da ayrıştırılması gerektiğini vurgulamak zorunluluğunu hatırlattılar. İstanbul’da 1 Mayıs 1998 devrimcilerin bir tarafta, resmi 1 Mayıs mitingini düzenleyen ve bu davete icabet edenlerin bir başka kürü etrafında toplandığı iki ayrı miting biçiminde gerçekleşti. Polisin saldırısı devrimcilerin direnciyle karşılaştı; çatışmalar Okmeydanı’nın içine kadar yayıldı.

1 Mayıs 1999

Ne var ki bu noktadan itibaren devrimci hareketin adım adım gerilediği özellikle de «İmralı süreci»nin yarattığı şaşkınlık ve bocalama ile keskin bir ivme kazanan sürecin ardından 1999 1 Mayısını dünya çapında ve kitlesel bir mücadele gününe dönüştürmek elbette mümkün değildi. 1996 1 Mayısı’nda bir doruk noktasına ulaşıp o günden beri bir türlü aynı atılım düzeyini yakalayamayan, tersine neredeyse her yıl bir adım daha geri düşen devrimci hareketi diriltecek dürtüyü vermek de hayaldi. Ama 1 Mayıs 1999’u bu yöndeki hazırlık faaliyetinin önemli bir sıçrama noktasına çevirmek mümkündü. «Bütün Ülkelerin Komünistleri Birleşin!» «Yaşasın Komünistlerin Birliği!» şiarlarıyla alanlara yürüyen komünistlerin hedefi de buydu. Bu maksatla geniş yığınlara müdahale etmek, sınıf mücadelesinin dengelerini değiştirmek, devrimci hareketin yönünü belirlemek gibi iddiaları olmayan komünistler 1 Mayıs 1999 yanlış yerde durmamayı ve öne çıkarılması gereken şiarları 1 Mayıs alanına taşıyıp bunların arkasında durmayı önemsiyorlardı; öyle yaptılar. Devrimci akımlarla ve Kürt yığınlarıyla yan yana durmak gerektiğini ve bugün sosyal-şovenizm kılığında kendini göstermekte olan liberalizmle ayrım çizgilerini çekip, şoven Türk milliyetçiliğini lanetlemek gerekiyordu; bunu en net bir biçimde ifade ettiler. Bunu yaparken üst aratmayı bahane ederek 1 Mayısta siyasal bir tutumu somutlamaktan kaçınan devrimci lafazanlarla da ayrım çizgilerini çekmiş oldular. Ama hemen bu 1 Mayısın ardından, Yaşasın Komünistlerin Birliği pankartının arkasında eğreti durduğu anlaşılan bazıları, bu pankarttan ellerini büsbütün çektiler; çekmek zorunda bırakıldılar. Komünistlerin birliği sayesinde sıyrılmaları mümkün olan bataklığa geri dönmek üzere pılılarını pırtılarını toplamaya başladılar; içinde debelenmeye devam etmek üzere içinden çıktıkları bataklığa döndüler.

1 Mayıs 2000

Bir yıl sonra, 2000 1 Mayısı’nda komünistlerin birliğini savunanların bu oportünistlerin eksilmesiyle küçülmediklerini aksine taze ve yeni güçlerle bayraklarına daha sıkı sarıldıklarını ve 1 Mayıs alanlarında yer aldıklarını dost düşman herkes gördü. Ne var ki, komünistlerin birliğini savunanların 1 Mayıs alanlarına bu alanlarda reformizmin ve liberal tasfiyeciliğin etkisini kırma iddiasıyla çıkmadıkları, böyle bir iddianın arkasında duracak güçte olmadıkları da apaçık meydana çıkmıştı. Nitekim bu iddiayla oraya gitmiş değillerdi. Aksine 2000 1 Mayısının «uslu 1 Mayıs» olacağını önceden tespit ve ilan etmiştiler. 2000 1 Mayısı’nda reformistlerin ve sendika bürokratlarının bayram edeceklerini önceden görmüş ve bu sağa savrulmayı önleyecek bir devrimci iradenin mevcut olmadığını da teslim etmiştiler. Zira devrimci akımlar 1995-1998 sürecindeki çabalarına rağmen kendi üzerlerindeki liberal etkilerden kurtulamamış, hatta bu eğilimlerin kendi içlerine sızmasına da engel olamamışlardı. Bu yönde bir devrimci irade olmadığı takdirde, sözümona yükselen işçi hareketi hakkındaki masallar, Seattle, Davos semalarından esen rüzgarlarla reformizmin ve sendika bürokratlarının önünü kesebileceklerini sananlar da fena halde hüsrana uğradılar. Bu yönüyle 2000 1 Mayısı 1995 ile birlikte açılan bir yeni dönemin kapanışının resmen tescil olduğu bir dönemeç oldu.

Hem PKK’nin yeni yönelişi ile birlikte ivme kazanan liberal savrulmanın boyutunu hem de attıkları adımların ölçüsünü bilen komünistler, bu tabloyu değiştirecek bir gücün mevcut olmadığının bilinciyle 2000 1 Mayısına son derece mütevazı ve asgari hedeflerle, bu tablonun mevcut güçler dengesinde bozulamayacağının bilinciyle katılmışlar ve isabetli bir tutum benimsemişlerdir.

Ama genel siyasal tabloyu etkilemeyecek bir ayrıntı olmakla birlikte, daha dar bir boyutta komünistlerin izledikleri çizginin isabetli olduğu da 2000 1 Mayısı ve onu izleyen gelişmeler vesilesiyle bir kez daha görülmüştür. Hem tasfiyeci ve oportünist eğilimlerin devrimci parti güçlerinde ne kadar ciddi bir hasara yol açtığı ve düşman karşısında ne kadar vahim zaaflara neden oldukları meydana çıkmıştır. Hem de komünistlerin birliği perspektifini savunanların oportünizmle uzlaşmaz bir ayrım çizgisi çekme konusunda ne kadar isabetli bir tutum aldıkları da 2000 1 Mayısının aynasında göründü. Geniş işçi yığınlarını ve genel anlamda devrimci hareketi ilgilendiren bir sorun olmamakla birlikte, bu durum komünistlerin birliğini savunanların benimsedikleri çizgiye bir kat daha güvenle bağlanmalarına ve sahip çıkılması gereken mirasla onun kabuğu arasındaki farkları daha çıplak bir biçimde görmelerine imkan verdi.

1 Mayıs 2001

2001 1 Mayısına giderken, iki yıldır kendini belli eden geri çekilme eğilimi daha da vurgulu bir biçimde öne çıkmakta, ivme kazanmaktadır. Hem Kürt hareketinin yeni yönelişi ile, hem de zindanlardaki direnişlerin akıbeti ile ivmelenen geri çekilme eğilimi, şimdi bir de sermayenin krizi ile kamçılanmaktadır; daha da ivmelenecektir.

Kimileri bu tabloya bakıp ürkerek bu alandaki sorumluluklarından vazgeçmeyi tercih edebilirler. Komünistler asla böyle bir tutuma düşmemelidir.

2000 1 Mayısı «uslu 1 Mayıs» oldu. Reformistlerle sendika bürokratlarının bayram etmesine vesile oldu. 2001 1 Mayısının nasıl bir güçler dengesinde geleceğinin ilk ipuçları daha yıl başından itibaren belli olmuştur. Zindanlardaki devrimci tutsaklara yönelik saldırılara karşı mücadele zindan duvarlarının arkasında ne kadar özverili ve militan bir karakter taşıyorsa, dışarıda o kadar büyüyen bir suskunlukla karşılık bulmaktadır. İçerisi ile dışarısı arasında, devrimcilerin bütün gayretlerine rağmen aşılamayan bir uçurum vardır adeta. Deyim yerindeyse, F Tipi uygulamasına karşı en militan tutumlar F Tipi duvarlar arkasında tecrit edilmektedir. Öyle ki, dışarıdaki suskunluğu yırtma konusundaki atılımlara girişenler de kendilerini F Tipi tecrit koşullarında bulmaktadırlar. Bu karamsar tablo, devrimcilerin değiştirmekle yükümlü olduğu nesnel durumun ta kendisidir. Ancak bu yönde somut ve sonuç alıcı adımlar atabilmek için liberallerin giderek düzen güçlerininkiyle aynılaşan söylemlerinden uzak durmak ne kadar gerekliyse, aynı tabloya pembe gözlüklerle bakmaktan kurtulmak da o kadar önemlidir. Bu gerçekliği değiştirebilmenin en önemli koşullarından biri, o gerçeğe dümdüz bakma cesaretini gösterebilmektir.

2001 1 Mayısı hem sermayenin krizi ile artan kapitalist saldırıların altında gelmektedir; hem de cezaevlerindeki saldırılara karşı direnişin zindan duvarları ardında tecrit olmasıyla kendini apaçık belli eden devrimci önderlik krizinin damgasını taşımaktadır. Bu koşullarda 2001 1 Mayısını «kurtarmak» mümkün değildir. Komünistlerin birliğini savunanların böyle bir iddiası yok. 1 Mayısa son derece mütevazı hedeflerle gideceğiz.

Bununla birlikte 1 Mayısları liberalizmin etkisinden kurtarmak, düzenin süsü ve bir istikrar etkeni haline gelmesini önlemek mümkündür. Hem 1 Mayısların dünya çapındaki tarihinden çıkartılan dersler; hem yaşadığımız topraklardaki mücadele geleneğinin dersleri; hem de daha önceki 1 Mayıslarda kendini gösteren dinamiklerin mevcudiyeti bunun mümkün olduğuna tanıklık etmektedir. Hatta bunun da ötesinde bu tarihten güç alan komünistleri buna mecbur etmektedir. 1 Mayısları burjuvazinin ve onun uşaklarının elinden kurtarıp, yeniden dünya işçi sınıfının uluslararası birlik mücadele ve dayanışma günü haline getirmek komünistlerin boynuna borçtur. İşte komünistlerin birliğini hedefleyenler bu konuda iddialıdır.

Hem 1 Mayıs bayrağını geri alıp, layık olduğu ellere teslim edeceğiz. Hem de 1 Mayısın kızıl bayrağının sermayenin mezarı üzerine dikilmesine önderlik edecek devrimci partiyi yaratacağız. Şart olsun!

 

Paylaş