Köz’ün Sözü: Lozan, Kürdistan Devrimi ve Devrimci Parti

0

Emperyalist Bir Barış Antlaşması Olarak Lozan

24 Temmuz 1923’te, kesintilerle birlikte sekiz ay süren Lozan Konferansı bir barış antlaşmasıyla son buldu. Böylelikle mağlup emperyalist kampın tüm bileşenlerinin yenilgileri tescillendi, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı resmen noktalandı. Lozan Antlaşması’nı Birinci Paylaşım Savaşı’nı noktalayan diğer barış antlaşmalardan ayırt eden iki özelliği vardı. Birincisi, diğer barış antlaşmalarından farklı olarak bir başka barış antlaşması olan Sevr’i gözden geçirip, yerine yeni bir barış antlaşmasını koyuyordu. İkincisi Almanya kendi barış anlaşmasını 1919 yılında Versay’da imzalarken, Lozan Antlaşması bundan dört yıl sonra imzalanıyordu. Yaslandığı sermaye ve askerî bakımdan Almanya ile aşık atamayacak Osmanlı İmparatorluğu/Türk devleti ile yapılan antlaşmaların bu özgün durumu esas olarak Ekim Devrimi’nin sonucuydu. Emperyalistler Ekim Devrimi’nin batıya yayılmasını işbirlikçi Polonya, Estonya, Letonya ve Litvanya devletleriyle engellemeyi başarmıştı. Kafkaslar’da ise tam tersi bir durum söz konusuydu, Ekim Devrimi’ni emperyalizmin dümen suyunda giden burjuva diktatörlükleriyle sınırlamak mümkün olmadı. Kızılların Anadolu’ya ve Mezopotamya’ya yayılması somut bir tehdit olarak belirince İngiliz, Amerikan ve Fransız emperyalizmleri Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ilerleyişini sınırları daha az budanmış, takviye edilmiş bir Osmanlı İmparatorluğu yeni adıyla Türkiye Cumhuriyeti ile engellemeyi tercih etti.

Lozan, payandaları sarsılmış Osmanlı İmparatorluğu’nun devrimci sovyet cumhuriyetleriyle parçalanmasını engelledi, onu emperyalistlerin güdümünde bir Türkiye Cumhuriyeti olarak tahkim etti. Sevr Antlaşması Osmanlı denetimindeki Kürdistan topraklarını parçalayarak özerk yapılara bölmüştü. Karşı devrimci amaçlarına ulaşmak isteyen emperyalistler Lozan’da bu özerklik kırıntılarını da alarak Kürdistan’ın bölünmüşlüğünü tescilledi, ezilen ulusun vurulduğu zincirleri Sevr’e kıyasla güçlendirilmiş dört bölge devletine teslim etti.

Lozan Barış Antlaşması’nın, anti-emperyalist bir mücadelenin kazanımlarını perçinleyen bir diplomatik zafer değil, Sevr Antlaşması’nın anti-komünist bir revizyona uğramış hâli olduğunu kavramak programatik düzeyde sol hareketin iliklerine işlemiş olan kemalizmden kurtulmayı mümkün kılar. Ama Lozan’dan Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi ile ilgili çıkarılacak daha önemli bir sonuç var. Lozan’ın mimarı emperyalist devletlerdir ve bu devletler yeni bir paylaşım savaşına kadar Lozan’da tanımlanan, sonrasında ikinci paylaşım savaşıyla pürüzleri giderilen, statükonun bekçisi olacaktır. Dahası yeni bir paylaşımdan sonra dahi, emperyalistlerin varacağı nokta birleşik bir Kürdistan’ın yaratılması değil tıpkı Sevr Antlaşması’nda olduğu gibi Kürdistan’ın muhtelif özerk yahut bağımsız bölgelere bölünerek parçalanmasıdır.

Emperyalistler Ezen Ulus Devletlerini Değil Ezilen Ulusların Kurtuluş Mücadelelerini Bölmek İsterler

Emperyalistlerin ezilen ulus kurtuluş mücadelelerini bölmeyi temel alan tutumu sadece Kürdistan’a özgü değildir. Aynı emperyalistler Filistin topraklarını üç devlete böldü; Hindistan yarımadasını Pakistan, Hindistan ve Bangladeş diye parçaladı; sömürge karşıtı hareketleri etkisizleştirmek için Afrika kıtasında sınırları cetvelle çizdi. Emperyalizm çağında güçlü ulusal kurtuluş mücadeleleri finans kapital açısından en az proleter devrimler kadar korkutucudur, bölünmesi, birbiriyle rekabet ederek zayıflatılması, emperyalistlerin güdümündeki reformcu projelere yedeklenmesi gereklidir.

Kapitalizm öncesindeki imparatorluklar tarafından benimsenmiş “böl ve yönet” düsturu üzerinde ayrıca durmak gerekir. “Böl ve yönet” solda sadece tarihsel bağlamından kopartılmamış, aynı zamanda çıkış noktasıyla tümüyle ters ve günümüzün dinamiklerini kavramaktan uzak bir içerikte kullanılmaktadır. Soldaki hâkim anlayışa göre bugünkü ulus devletler anti-emperyalist mücadelenin kazanımları olarak görülmelidir. Emperyalistler de bu kazanımları ortadan kaldırmak, dünyada diledikleri gibi at koşturmak için ulus devletleri zayıflatmayı, iç karışıklara sürüklemeyi, parçalara bölerek yutmayı amaçlamaktadır. Bu anlayışa göre ABD Türkiye’yi, Suriye’yi, Irak’ı rahatça yönetebilmek için Kürt sorununu “kaşımakta”, “ayrılıkçı/bölücü akımlar”a destek vermektedir. Sola düşense “baş düşman”ın emperyalizm olduğunu unutmamak, ulus devleti ortadan kaldırmaya yönelik girişimlerin karşısında olmak ve emperyalizmin desteklediği bölücü akımlara destek vermemektir.

Hâlbuki kapitalizm öncesi dönemde, Roma olsun, Osmanlı olsun geleneksel imparatorluklar “böl ve yönet” yaklaşımını düşmanlarını zayıflatıp, fethetmek için değil, kendi tebalarının başkaldırmasını engellemek için kullanıyordu. Üstelik kapitalizm çağında, geleneksel imparatorluklar ortadan kalktığı için, onların stratejilerini özetleyen “böl ve yönet” türü şiarlar da anlamsızlaşmıştır. Farklı emperyalistlerin birbiriyle rekabet ettiği bir dünyanın mantığı bir imparatorluğun iç güvenliğini ve bütünlüğü sağlama yöntemiyle benzeştirilemez. İkincisi günümüz ulus devletleri anti-emperyalist devrimci bir mücadelenin kazanımları olarak görülemezler. Bu devletlerin kimileri devrim sonucunda kurulmuş olsa da bugün bunların tümü şu ya da bu emperyalist devletin ortağı, işbirlikçisi ve hizmetkârı konumundadırlar. Bu devletler emperyalistleri rahatsız etmek şöyle dursun, kurulu emperyalist düzenin en önemli dayanakları arasındadırlar. Emperyalistleri rahatsız eden işbirlikçileri olan bu devletler değildir. Amerikan emperyalizminin, Ortadoğu’daki işbirlikçisi Türk devletini zayıflatmaktan hiçbir çıkarı yoktur. Benzer bir durum Lozan’ın imzacısı diğer devletler için de geçerlidir. Kurulu emperyalist düzenin sınırlarını ve istikrarını tehdit eden güç ise ulusal kurtuluş mücadeleleridir.

Böl ve yönet” illa kullanılmak isteniyorsa, emperyalistlerin asıl olarak devleti olmayan ezilen ulusları bölme, ulusal baskıya karşı başkaldırıların arasında duvarlar örme eğilimini anlatmak için kullanılmalıdır. Başka bir deyişle emperyalistler Türkiye’yi daha kolay yönetmek için bölmeyi amaçlamazlar. Kürdistan, Filistin ya da Hindistan’daki devrimci dinamikleri bölmek için bu ulusal kurtuluş mücadelelerini farklı sınırlara hapsederek parçalarlar.

Lozan ve Kürdistan sorunu örneği, emperyalizm ve ulusal soruna dair yaygın yanlış kanıları tersine çevirmek için açıklayıcıdır. Ezilen bir ulusun bağımsızlık mücadelesi her zaman anti-emperyalist bir karakter taşır, kaçınılmaz olarak tüm emperyalist güçleri karşısına almak zorundadır. Aynı zamanda tutarlı bir anti-emperyalist mücadelenin her zaman için ezilen ulusların bağımsızlık mücadelesinin yanında olması gerekir. Ezilen ulusların ezen ulusların devletlerini bölme, onların sınırlarını değiştirme mücadelesini desteklemeyenler anti-emperyalist olamazlar.

Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesi Konusunda Komintern’in Yanlışı Nerede Değildi?

Sovyetler Birliği’nin tarih sahnesinden çekilmesinin ardından liberalizm sadece Türkiye’de değil, Kürdistan’daki siyasi hareketler içinde de yaygınlaşıp, arsızlaştı. Özellikle Lozan örneği üzerinde durarak, Ekim Devrimi ve Kürdistan’daki ulusal kurtuluş mücadelesi arasındaki ilişkiyi tersine çevirme gayretine girdi. Komünizm düşmanı bu çizginin temel tezleri şu şekilde özetlenebilir: Bolşevikler Ekim Devrimi’yle iktidarı ele geçirdikten sonra, hâkim oldukları topraklardaki çıkarlarını korumak için, Türk devletini ayakta tuttular, Kürtlerin bağımsızlık talebini görmezden geldiler. Ekim Devrimi, Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin boğulmasına yol açtı.

Konu uluslararası komünist hareket ve Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesi olunca elbette özeleştirisi verilmesi gereken esaslı bir yanlış vardır ancak bu türden liberal karalamalar asıl sorunlu yaklaşımın, asıl eksikliğin ne olduğunu görmenin önünde engeldir.

Her şeyden önce Ekim Devrimi Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesini boğmak şöyle dursun Kürdistan da dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanında devrimci ulusal kurtuluş mücadelelerini kışkırtmış, bu mücadelelere cesaret vermiştir. Bugün dünyanın en büyük ve kitlesel devrimci dinamiği hâlâ Kürdistan’da varlığını koruyorsa bu durum Kürdistan’ın dört ayrı devletin boyunduruğu altında durmasıyla olduğu kadar Kürdistan’ın Ekim Devrimi’nin rüzgârlarının yakından hissedildiği bir coğrafya olmasıyla da doğrudan ilişkilidir.

İkincisi, Sol Sosyalist Devrimcilerin Brest Litovsk nedeniyle sovyetlerden çekilmesinin ardından sovyet hükümetlerinin tümüyle bolşevik kadrolardan oluşması sovyetlerin ve Bolşevik Partisi’nin bir ve aynı şey olduğu anlamına gelmez. İşçi-emekçi kitlelerin örgütlenmesinin en üst biçimi olan sovyet cumhuriyetleri de diğer işçi-emekçi örgütlenmeleri gibi kitlelerin durumuna ve ihtiyaçlarına bağlı olarak, kendi çıkarları doğrultusunda, ayakta kalma kaygısıyla anlaşmalar yapabilir/yapmalıdır. Şu ya da bu devrimci örgütün bir sendikaya hâkim olması, bu sendikanın bir devrimci örgüt gibi sermaye düzenine, uzlaşmasız bir savaş açmasını mümkün kılmaz. Bu sendikanın patronlarla anlaşması, sendikaya hâkim olan devrimci örgütün kapitalistlerle barış yaptığı anlamına da gelmez. Aynı şekilde Sovyet Cumhuriyetlerinin komşu burjuva diktatörlükleriyle, aralarındaki güç dengelerine bağlı olarak, barış antlaşmaları imzalaması Bolşeviklerin kemalistlerle anlaştığı anlamına gelmez. Nitekim Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde de Türk devletine yahut kemalistlere ilericilik atfeden ifadeleri cımbızla ayıklamak bile mümkün değildir. Aksi bir içerikteki malzeme ise hayli boldur.

Üçüncüsü, SSCB’nin antlaşma imzaladığı devletleri müttefik olarak gördüğü ve bu devletlerde devrimci dinamiklerin önüne set olduğu iddiası tümüyle gerçek dışıdır. Bunun en önemli örneği Sovyetler Birliği ve Almanya arasındaki ilişki olsa gerek. Sovyet hükümeti 1918 Mart’ında Brest-Litovsk Antlaşmasıyla Almanya İmparatorluğu’yla devletler arası ilişkiler bakımından şartları Sevr’den çok daha ağır olan bir barış antlaşması imzalamış, Ukrayna’yı Almanlara teslim etmişti. Almanya ile Sovyetler Birliği arasında askerî ve ekonomik işbirliği 1918 Kasım Devrimi’nin ardından daha da arttı. Ama tüm bu süreç ne komünistlerin Ukrayna’nın kurtuluşu için bir mücadele başlatmasını ne de Weimar Cumhuriyeti’ni yıkma yönünde bir ayaklanma hazırlığı içinde olmasını engelledi. Tersine Almanya’da bir proleter devrimin yolunun döşenmesi Komünist Enternasyonal’in temel gündemlerinden biri oldu. Bu bakımdan SSCB’nin; İran, İngiltere’nin güdümündeki Türkiye ve Irak’la olan mesafeli ilişkisinin Kürdistan’daki bağımsızlık mücadelesine engel olduğunu söylemek temelsiz ve yanlıştır. Esas olarak Kürdistan’ın bağımsızlığı mücadelesinde kendi eylemsizliklerini ve yanlış programatik çizgilerini örtbas etmek isteyenlerin sığındığı bahanelerdir.

Sovyetlerin Almanya ve Türkiye ile kurduğu benzer ilişkilerin sonuçlarının farklı olması hiç şüphesiz her iki coğrafyada başkaldırılara önderlik edenlerin niteliği ve komünist hareketle kurduğu ilişkinin birbirinden tümüyle farklı olmasından kaynaklanır. Almanya’da zayıf, içinde merkezci uzlaşmacı unsurlar barındırsa da bir komünist partisi mevcuttur; bu parti Komünist Enternasyonal’in üyesidir. Alman Devrimi’ne hazırlık Komintern tarafından hiçbir zaman sadece yahut esas olarak Alman komünistlerinin üzerinde kafa yoracağı bir sorun olarak kabul edilmemiştir. Komintern kongrelerinin Açık Mektup, Kapp Ayaklanması, Birleşik Cephe, 21 Koşul gündemleri Almanya’daki siyasi gelişmelere müdahale etme kaygısıyla tartışılmıştır. Bir dünya komünist partisi olarak Komintern, Alman Komünist Partisi’ne sadece kongre kararlarıyla müdahale etmemiştir. Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi, doğrudan görevlendirmeler yaparak Alman Komünist Partisi’nin merkez komitesinin gündemlerini ve kararlarını şekillendirmiştir.

Kürdistan’daki hareketleri gerici/dinci/şeriatçı/feodal diye karalamak isteyen kemalistlerin ya da Türk milliyetçilerinin kendi ideolojik saplantıları nedeniyle katlettikleri kurbanlar olarak sunmak isteyen liberallerin iddialarının aksine Koçgiri Ayaklanması’ndan beri Kürdistan’da modern bir ulus devlet kurma hedefini taşıyan, bağımsızlıkçı hareketler mevcuttu. Kürdistan’daki hareketler emperyalistlerin güdümünde olmadıkları gibi önderliği olmayan, kendi kendine zuhur etmiş, tepkisel patlamalar da değillerdi. Bu ayaklanmalar ulusal hareketlerin bilinçli ve planlı girişimlerinin ürünüydü.

Gelgelelim Kürdistan’daki bağımsızlıkçı hareketlerin içinden komünist bir önderliğin yaratılması için sorumluluk alanlar çıkmamıştır. Bağımsızlık hareketine önderlik edenlerin içinde, dönem dönem Sovyetler Birliği’ne destek için mektuplar yazan, kuryeler yollayan bir azınlık bulunsa da, kimse Komünist Enternasyonal ile, onun önderliğini kabul eden yahut onu müttefik olarak gören, bir ilişki kurmak istememiştir. O hâlde dünyanın her yerinde olduğu gibi Kürdistan’da da, komünistler ulusal bağımsızlık mücadelesinin ezilmesini, Sovyetler Birliği’nin sözümona “makyavelizmiyle” değil, kendilerinin komünist bir önderliği yaratamamış olmasıyla açıklamalıdırlar. Kürdistan’daki ulusal başkaldırılarının akıbetini esas olarak komünistlerin Kürdistan’da Komünist Enternasyonal’in seksiyonunu yaratma konusundaki öznel eksiklikleri belirlemiştir.

Asıl Sorumlu Komünist Enternasyonaldir

Bununla birlikte benimsedikleri gelenek ve proletaryanın kurtuluş mücadelesinin uluslararası karakteri itibariyle komünistler kendilerini Türkiye komünistleri, Kürdistan komünistleri, Almanya komünistleri olarak tanımlamazlar. Bu tür bir adlandırma esasa değil biçime dair bir sınıflandırmanın ürünüdür. Bu bakımdan Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine dair verilmesi gereken asıl özeleştiri de esas olarak uluslararası bir karakter taşımalı; uluslararası bir perspektiften, uluslarası bir örgütün sorumluluklarını ve pratiğini göz önünde tutmalıdır. Bu bakımdan Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine dair bir yanlış tespit edilecekse bu yanlışın merkezinde Komünist Enternasyonal durmalıdır.

Konu Komintern’in Kürdistan’ın ulusal kurtuluşu konusundaki eksik ve yanlışları olunca, değerlendirmeye Komintern’in ilk dört kongresindeki körlüğünü tespit ederek başlamalı. Emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının merkezinde yer alan Kürdistan, Komintern’in ilk dört kongresinde ne bir ulusal sorun ne de bir coğrafi terim olarak kendisine yer bulmuştur. Komintern ile SBKP’yi birbirine eşitlemediğimiz, Fransız ve İngiliz Komünist Partilerinin de Komintern üyesi olduğunu hatırladığımız zaman bu körlük, suskunluk daha çarpıcı hâle gelir. Zira Güney ve Batı Kürdistan o dönemde Fransa ve İngiltere’nin denetimindeydi, Komintern’in yirmi bir koşulundan sekizincisi ise sömürgeler konusunda, sömürgecilerin karşısında net bir tutum almayı şart koşuyordu.

Komintern’in bu körlüğünü sosyal-şovenizmle, emperyalizmle işbirliği eğilimiyle açıklamak kolaycı ve inkârcı bir yaklaşım olur. Zira Komintern o dönemde, başta Hindistan olmak üzere, emperyalistleri çok daha zorlu bir şekilde meşgul eden sömürgeler hakkında sessiz kalmamıştır. Üstelik Komintern Kürdistan coğrafyasındaki gelişmeleri gündemine almıyor da değildir. Gelgelelim Komintern’in radarına giren bu gelişmeler Kürdistan’daki siyasi özneleri yok sayan biçimde, meseleyi esas olarak İngiltere, Fransa, Türkiye, İran, Irak Krallığı, Suriye Manda Yönetimi arasındaki ilişkiler olarak ele alınmaktadır. Devletsiz Kürdistan’da kendini komünist olarak tanımlamış bir özne olmayınca sorunlar da hâliyle Kürdistan’daki hareketlerden bağımsız ele alınmaktadır.

Kürdistan’da komünist bir partinin bulunmayışı Komintern’in bölgedeki gelişmeleri Kürt ulusundan bağımsız ele alışını anlaşılır kılsa da bu kabul edilebilir bir durum değildir. Kürdistan’daki komünist hareketin yokluğu, Komintern’in Kürdistan ulusal sorununu devrimci bir dinamik ve olanak olarak gündemden çıkartmasının gerekçesi olamaz. Yapılması gereken ve yapılmamış olan tam tersidir. Komintern’in, Kürdistan sorununun taşıdığı önemi, Kürdistan’daki ulusal dinamiklerin gücünü fark ederek; Kürdistan’da komünist bir partinin kurulması için sorumluluk alması gerekiyordu. Komintern, Kürdistan’da bir komünist partinin Kürdistan’daki sınıf mücadelesinin nesnel bir ürünü olacağını düşünmemeli, elindeki imkânları kullanarak Kürdistan’da bir komünist partinin kurulması için harekete geçmeliydi. Asıl eksiklik tam da bu noktada yatmaktadır.

Yüz Yıl Sonra Kürdistan’ın Düşmanları Daha Zayıf, Daha Kırılgan

Lozan Antlaşması’nın yüzüncü yıl dönümüne yaklaşırken, Ukrayna Savaşı’ndan Çin-Tayvan krizine tüm gelişmeler emperyalistler arasındaki paylaşım kavgasının keskinleştiğini gösteriyor. Üstelik, yaklaşan paylaşım kavgasının temel etmenlerinden biri Çin’de hızla biriken finans kapitalin emperyalistler arasındaki ilişkide yarattığı sarsıcı etki olsa da, genel olarak Ortadoğu, özel olarak da Kürdistan, hâlâ bu paylaşım kavgasının odak noktalarından biridir. Sadece Ukrayna savaşı ile patlak veren enerji krizi bile yeni gelişen teknolojilerin petrolü önemsizleştirdiği, bu bakımdan da Ortadoğu’nun ABD’nin ve diğer emperyalistlerin gündeminde alt sıralara indiği iddiasını çürütmek için yeterlidir.

Dünya kapitalizminin içinden geçtiği ekonomik darboğazın, emperyalistler arasında artan rekabetin yanı sıra, bir anlamda bu gelişmelerin de bir sonucu olarak, Kürdistan’ı esir eden devletler de siyasi krizlerin pençesinde debeleniyorlar.

Suriye on bir yıldır bir iç savaşın içinde. Baas rejiminin otoritesi tümüyle Rus askeri varlığına bağlıdır üstelik kimi bölgelerde hâlâ hâkimiyetini kuramamıştır. ÖSO’cuları tümüyle temizleyemediği gibi Türk işgaline de son verememiştir. Rojava’daki kantonal yapıları fiilen de resmen de bünyesine katamadığı gibi, YPG’nin silahlı kuvvetini dağıtmayı, yahut kendine eklemlendirmeyi de başarabilmiş değildir.

Türkiye ise Lozan’dan bu yana tarihinin en büyük siyasi krizinin pençesindedir. Lozan’la tescillenen, ama temelleri tümüyle çürük olan, üniter ulus devletin payandaları on yıllardır zaten aşınmaktaydı. Güney ve Batı Kürdistan’daki gelişmelerin ardından, Kürt sorununda egemenlerin kendilerini rahatlatmak için sorunu öteleyecek bir adım atmaları için bile üniter yapıyı gevşetmeleri gereklidir. Ancak bu yolda atılan beledi adımlar dahi Türkiye’deki siyasi krizin derinleşmesine ve nihayetinde çok daha üniter ve merkeziyetçi düzenlemelerin yürürlüğe konmasına yol açtı. Özerkliği ima eden tüm kapılar kapandı; Ankara, Kuzey Kürdistan’ı tümüyle kayyım valilerine dayanarak yönetmeye başladı.

Erdoğan hükümetinin 2015 sonrasında hendek ayaklanmasını bastırmak için izlediği yol Türk devletinin Kürdistan’daki varlığını sürdürmesi için tümüyle askeri önlemlere yaslanmasına yol açmıştır. Bu tercihin bir sonucu olarak devletin bölgedeki işgalci varlığının tüm maddi temellerinin altı oyulmaktadır. Kürdistan’ın batısındaki işgali, Güney’de PKK’ye karşı yürüttüğü savaş Türkiye’nin bölgedeki dayanaklarını daha da zayıflatıyor. 12 Eylül rejiminin krizi, Erdoğan’ın ayakta kalmak için bütün muhalif güçlere karşı bir iç savaş başlatması, bu iç savaşın hedef tahtasına da HDP’nin tabanını oluşturan Kürtleri koyması, süreci son Türk devleti açısından tümüyle yönetilmez kılıyor, onu daha da kırılganlaştırıyor.

Ukrayna Savaşı’nın Erdoğan’ın elini güçlendirdiği, hükümetin bu fırsattan istifade ederek Kürtlerin üzerine daha pervasız bir şekilde yürüyeceği beklentisi de karşılıksız çıkmıştır. ABD ile Rusya arasında gerçekleşen savaşın derinleşmesi Rusya ve ABD’nin, iki efendiye aynı anda uşaklık etmeye çalışan hükümete daha fazla basınç yapmasına yol açacaktır. Tam da bu bilinçle Türk Dışişleri savaşın uzaması için değil bitmesi için var gücüyle çalışmaktadır. Nitekim Erdoğan’ın sürekli “bir gece ansızın gelebilirim” türküleri söylemesine rağmen, Kürdistan’a yönelik bir operasyona dair ne ABD’den ne de Rusya’dan izin çıkmıştır.

Irak devletinin durumu ise daha iyi değildir. Güney Kürdistan’daki referandumu ancak İran silahlı kuvvetlerinin desteği ile bastırabilen merkezî idare, bugün de bu kuvvetler olmaksızın ayakta duramayacak durumdadır. Ülkeyi son dört yıldır sarsan kitlesel isyanların sonucunda gerçekleşen seçimler İran’a karşı Amerika’yla anlaşmaya meyilli Sadr’ı güçlendirmiş, İran yanlısı hükümetleri krize sokarak ülkeyi tekrardan bir erken seçim sarmalına sokmuştur.

2023’e doğru, henüz bir paylaşım savaşı patlak vermemiş olmasına karşın Kürdistan’ın düşmanları yüz yıl öncesinden daha zayıf, daha kırılgan bir konumdadır. Dört parçadaki Kürtler ise yüz yıl öncesine kıyasla daha örgütlüdür; daha güçlü ordulara sahiptir; daha etkin bir diplomatik ağ örmüştür; daha geniş, daha militan, daha politik ve daha bilinçli bir kitle tabanına yaslanmaktadır.

Kürtlere Önderlik Etmek İsteyenler Lozancıların Yolunda

Bu iklimde her 24 Temmuz’da, sayıları giderek artan Kürt partileri ve oluşumları, Lozan’a karşı seslerini her sene daha fazla yükseltiyor. Gelgelelim Kürdistan’daki siyasi tabloya baktığımızda, bu tabloya renk ve yön veren temel güçlerin, tüm parçalarda bu protestolarla tam aksi istikamette, tam da Lozan’ın mantığıyla uyumlu bir şekilde hareket ettiğini gözlüyoruz.

Suriye’nin ilhak ettiği bölgelerdeki hareket uzunca bir süredir kendini Kürdistan’ın batısı olarak değil Suriye’nin kuzeydoğusu olarak tanımlıyor. Demokratik Suriye’nin yaratılması sürecinin bir parçası olmak için Baas Rejimi’yle masaya oturmanın yolunu arıyor. Elbette, Baas Rejimi’nin demokratikleşme ihtimali, rejimin Rojava’daki kantonal yapıyı ve YPG’nin özsavunmasını meşru görme ihtimalinden fazla değildir.

Türkiye’nin ilhak ettiği topraklarda, ne anlama geldiği büyük oranda bilinçli bir şekilde belirsiz kılınan, demokratik özerklik projesi uzun bir süre önce iflas etmiştir. İflasın temel sebebi ya da göstergesi devletin hendek başkaldırısını katliamlarla bastırması, özyönetim ilanlarına Kürdistan’daki tüm yerel yönetimlere kayyım atayarak misilleme yapması değildir. İflasın asıl kanıtı, özellikle Kuzey Kürdistan’da, özyönetimle, belediyecilikle, kooperatifçilikle, yerel ekonomi ve başta Kürtçe eğitim olmak üzere yerel, bölgesel kültürel sorunlarla ilgilenmesi gereken tüm örgütlü güçlerin bu görevlerin hepsini rafa kaldırması tümüyle 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlenmesi, demokratik özerklik yolunda adım atmak için önce Türkiye’deki merkezi idarenin başındaki kişinin değişmesi gerektiğini savunmasıdır. Kuzey Kürdistan’da yürütülen temel siyasi faaliyet Amerikancı muhalefetin seçim çalışmasına, kendi kimliğini adeta görünmez kılarak, bir destek verme faaliyetidir. Kürt hareketini bu çizgide tutmaya çalışanların, Demirtaş gibi düzenli olarak Çanakkale Savaşı’ndan dem vurmaları şaşırtıcı değildir.

Kürdistan emekçi ve ezilenlerinin, ezen ulus hâkim sınıfı içindeki kavgalara yedeklenmesi sadece Kuzey’e özgü bir durum değildir. Görünürde herkesten fazla bağımsızlıkçı olan, güneydeki bölgesel yönetime hâkim PDK’nın kendisi de tümüyle Irak’taki seçim aritmetiğinin, Türkiye’ye kıyasla çok daha etkin bir parçasıdır. Güney’deki cendereyi hafifletmek için Barzani’nin seçtiği yol Sadr’a koltuk değneği olmaktır.

Kuzey’de, Güney’de, Batı’da ve Doğu’da Kürtlerin bağımsızlığı, özgürlüğü adına siyaset yaptığını söyleyenlerin bugün takip ettiği çizgi yerel ve bölgesel özerklikleri arttırmak için ezen ulus devletlerini demokratikleştirme, merkeziyetçi yapıyı gevşetme amacıyla ezen ulus devletlerinin hâkim sınıflarından bir kesimiyle işbirliği yapma çizgisidir. Lozan’da Kürdistan’ı yoksayıp, parçalayıp, zincirlerini ezen ulus devletine veren emperyalistler Kürtleri tam da bu çizgiye mahkûm etmek istiyorlardı.

Evrimci Beklentilerin Aksine Farklı Parçalardaki Hareketlerin Birbirleriyle İşbirliği Değil Rekabeti Artıyor

Kürdistan’ın parçalarındaki hareketlerin, yerel kazanımları koruma, güçlendirme adına ezen ulus burjuvazisinin farklı kanatlarıyla işbirliği arayışına girmesi Kürdistan’ın farklı kanatlarındaki hareketlerin birbirleriyle olan ilişkilerini ise tam tersi yönde etkiliyor. Bugün özellikle PKK ve PDK arasındaki rekabet ve çatışma, “Birakujî”ye varan süreçte olduğu gibi artmakta ve giderek düşmanca bir hâl almaktadır. Bu durum da şaşırtıcı değildir, Kürdistan siyasetine devrimci olmayan ve parçacı bir şekilde yaklaşmanın kaçınılmaz bir sonucudur.

En azından bir temenni olarak tüm parçaları birleşmiş, bağımsız bir Kürdistan’dan söz etmeyen bir Kürt akımı yok gibidir. Konu bağımsız ve birleşik bir Kürdistan’ın nasıl kurulacağına gelince sembolleri, ideolojileri, meşrepleri birbirinden tümüyle farklı olan bu akımlar ortak bir paydada buluşurlar. Bu ortak anlayışa göre, parçalanmışlığından ötürü Kürdistan’ın her parçasında ayrı bir yönteme ve tempoya sahip ulusal hareketler ortaya çıkmıştır. Bu hareketler kendi mücadele yöntemlerine bağlı olarak Kürdistan’ın her parçasında birbirinden farklı kazanımlar elde etmiştir ya da edeceklerdir. Kürdistan’ın birliği sorunu ise öncelikle Kürdistan’ın parçalarındaki hareketlerin bir yandan elde ettikleri kazanımları büyütüp, ezen uluslarla olan bağlarını zayıflatmasıyla, diğer yandan da birbirleriyle olan işbirliği ve dayanışmayı arttırıp, süreç içinde kaynaşmasıyla çözülecektir. Bu parçacı, evrimci çerçeve içinde ulusal devrimcilikle ayrılıkçılığın eş anlamlı olarak kullanılmaya başlanması kimseyi yadırgatmamaktadır. Ne de olsa ulusal bağımsızlık, Kürdistan’ın ayrılan parçalarının süreç içinde evrimci işbirliği ile gerçekleşecektir. Farklı parçaların ulusal birliği için de bir devrime ihtiyaç duyulduğu tümüyle unutulmuştur.

Hâlbuki bugün Güney ve Kuzey, Güney ve Batı arasındaki artan rekabet, gelişmelerin aslında söz konusu evrimci beklentiyle tam aksi istikamette ilerlediğini gösteriyor. Bugün Kürdistan’ın hiçbir parçasında Kürtlerin ne kazanımları ne de örgütsel, siyasi, askerî, diplomatik imkânları azalmaktadır. Bilakis Kürdistan’ın tüm parçalarında güçlenen, yaygınlaşan hareketlerden söz etmek gerekir. O hâlde bugünkü rekabet zayıflamanın, dağılmanın yarattığı bir maneviyat bozukluğunun sonucu değildir. Tam tersine çoğalan imkânların, beliren fırsatların ve artan özgüvenin bir ürünüdür. Kendisini Kürdistan’ın bir parçasıyla tanımlayan, ufukları esas olarak bu parçanın siyasi gelişmeleriyle sınırlı hareketler, güçlendikleri oranda elbette bu imkânları ortaklaştırmayı, ortak bir siyasi iradenin disiplini altına girmeyi reddedeceklerdir.

Kimyasal silahlarla katledilen Güney Kürtleri’nin bölgesel yönetimi, kimlik kartı bile olmayan Batı Kürtleri’nin kantonlarda kendi kendilerini yönetmeleri elbette birer kazanımdır. Benzer şekilde bugün kayyımlarca zaptedilmiş olsa da Kuzey Kürtlerinin belediyeleri, kooperatifleri kendi örgütlenmelerini geliştirmek, güçlendirmek için kullanabilmesi de bir kazanımdı. Bu kazanımları reddetmek Kürtlerin bedel ödeyerek verdikleri mücadeleden bihaber olmak ya da Kürtlerin dört parçada yüz yüze olduğu baskıları küçümsemek anlamına gelir. Gelgelelim bu kazanımlar, farklı siyasi stratejileri, ittifak politikaları olan, önceliği özerkliğini korumak olan hareketlerin önderlikleri altında, farklı parçalardaki Kürtleri birbirinden ayıran duvarlara, birleşik Kürdistan’ın önünde giderek yükselen engellere dönüşürler. Bu kazanımların ulusal birliği mümkün kılacak bir kaldıraca dönüşmesi, ufkunu Kürdistan’ın bir parçasıyla sınırlamamış, Lozan’ın sınırlarına sadece lafta değil pratik politikayı yürütürken “gerçekçilik” adına da teslim olmamış bir hareketin önderliğine bağlıdır.

Bu bakımdan Kürdistan’ın farklı parçalarında, farklı siyasi hareketlerin devletleşme, özyönetim yolunda attığı adımlar sonuç aldığı oranda Kürdistan’ın birleşmesinin önündeki engeller artar. Avrupa’da bağımsız ordulara, devlet personeline ve idari yapıya sahip bir dizi devlet Avrupa Birliği şemsiyesi altında neden birleşemiyorsa, kendi orduları, kendi belediyeleri, kendi bankaları ve kredi kurumları, kendi mahkemeleri olan Kürt bölgeleri de aynı nedenden ötürü evrim yoluyla birleşemez. Bilakis imkânları arttıkça birbirleriyle gergin, düşmanlığa varan rekabetçi bir ilişki geliştirirler. Bugün PKK ve PDK arasında artan gerilim bu yöndeki gelişmelerin bir habercisi olarak kabul edilmelidir.

İlhakçıların Kovulması İçin Olduğu Kadar Kürdistan’ın Birliği İçin De Devrim Şart

Kürdistan’ın bağımsızlığının bir evrimle değil, devrimle gerçekleşeceğini savunanlar genellikle “sömürgeci”/”işgalci” olarak tanımladıkları devletlerin silahlı ve sivil bürokrasisini zor yoluyla söküp atmadan ulusal bağımsızlığı gerçekleştirmenin mümkün olmadığını örneklerle hatırlatırlar. Vietnam’ın bağımsızlaşması için Amerika’nın askerî olarak yenilmesi ve kovulması gerekmişti. Cezayir, Angola, Yemen barışçıl yollarla, ezen ulusun devlet aygıtını püskürtmeden, tedricen bağımsızlıklarına kavuşmadılar. Bu yaklaşım kuşkusuz doğrudur, özellikle “ilkel milliyetçiliğe”, “ulus devletçi anlayışa” savaş açan demokratik konfederalizm/özerklik tezlerinin temel açmazını göstermektedir. İnsanlığın kurtuluşunun ulus devletlerden geçmediği de “ulus devleti aşmak gerektiği” de doğrudur doğru olmasına ama ezen ulus devletini parçalamadan, en azından ezilen ulus coğrafyasındaki hâkimiyetine son vermeden “ulus devletten kurtulmak”, emekçi ve ezilenlerin ulus temelli olmayan bir çerçevede kendilerini yönetmelerini sağlamak da mümkün değildir. Bu yüzden ezen ulus devletini yıkacak/kovacak devrimci bir strateji içermeyen her türlü özyönetim girişimi ezen ulus devletin katliamlarıyla yanıtlanacaktır. Bu türden özyönetim hayallerinin ideolojik ve siyasi çerçevesini çizdiği hendek başkaldırısının yenilgisi bu konuda asla akıldan çıkarılmaması gereken bir örnektir. Hendek başkaldırısında ayaklanmak, silaha sarılmak yanlış değildi ama bir eksiklik söz konusuydu: bu ayaklanmaya devrimci bir ulusal kurtuluş stratejisini rehber edinerek önderlik edecek bir parti.

Dört parçaya bölünmüş Kürt ulusunun bir devrime duyduğu ihtiyacı sadece ezen ulus devletine karşı zor kullanılmasıyla açıklamak yanıltıcı olur ve bir dizi evrimci/reformist akımın kendisini devrimci olarak sunmasını mümkün kılar. Devrimcileri devrimci kılan siyasi amaçlarına sadece bir devleti yıkarak değil, aynı zamanda yeni bir devleti kurarak ulaşmalarıdır. O bakımdan konu Kürdistan’ın bağımsızlığı olunca, sadece Kürdistan’ın tüm parçalarını egemenliği altına alacak bir devlet yapısını kurmayı hedefleyen akımları ulusal devrimci olarak kabul etmek gerekir. Kürdistan’ın farklı akımlarının statü kazanmış yapılarının süreç içinde birbiriyle kaynaşacağını savunan akımlar mücadele yöntemleri ne olursa olsun ulusal sorun konusunda evrimci ve reformist akımlardır.

Bu durum Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesine önderlik etmeyi hedefleyenlerin kendilerini niye ayrılıkçı olarak tanımlayamayacağını da anlatır. Ulusal kurtuluşçulukla ayrılıkçılık arasındaki mesafe komünizm ile anti-kapitalizm arasındaki mesafeden az değildir. Ayrılıkçılık esas olarak ulusal bir siyasi hedeften yoksun, ezen ulus devletinin varlığını reddetmekle sınırlı, tepkisel bir harekettir. Ulusal kurtuluşçu bir hareketin ise esas olarak tüm hareketlerin tabi olacağı bir devletin propagandasını yapması, kendi başına buyrukluğunda/özerkliğinde ısrar eden tüm yapıları ortadan kaldıracak merkeziyetçi bir devleti bir devrimle kurmak için mücadele etmesi beklenir.

Kürdistan sathındaki muhtelif beledi, yerel, özerk, kantonal yapıların, bunların denetimindeki silahlı kuvvetlerin ve idari personelin süreç içinde birbiriyle kaynaşmasını öngören stratejiyle tüm Kürdistan üzerinde egemen olacak bir devlet yaratma stratejisi arasındaki fark, iki stratejiye bağlı olarak şekillenen taktik ve eylem çizgilerinin de taban tabana zıt olmasına yol açar. Görünüşte barışçıl olan, meselelerin çözümünü sürece yayan evrimci yaklaşım, ortak ve egemen bir siyasi iradeye ayak direyenleri meşrulaştırdığı için ezilen ulusun içindeki parçalanmayı ve rekabeti büyütür.

Bugün Kürdistan’da ulusal iddialara sahip akımların arasında artan rekabet, komünist yahut ulusal devrimci bir akımın mevcut olmamasıyla ilişkilidir. Hüküm süren rekabet, evrimci ve reformist akımların rekabetidir. Bu tabloyu tersine çevirmek için atılacak ilk adım elbette devrimci bir partinin inşa edilmesi olmalıdır.

Nesnel İmkanlar Kendi Başlarına Devrimci Sonuçlar Üretmezler

Kürdistan’ın düşmanları zayıflayıp Kürdistan’daki hareketlerin ellerinin altındaki imkânlar artarken bugün Kürdistan’ın parçalarında siyasetsizlik hâkimdir. Nesnel koşullar her bakımdan bağımsız ve birleşik Kürdistan’ı dayattıkça lafta Kürdistan’ın birliğini savunanların ulusal birlik konusundaki stratejisizlikleri açığa çıkmaktadır. İster referandum yolundan bağımsızlığa ilerleme hayali yaysınlar, ister beledi yapıların güçlendirilmesinden dem vursunlar, isterlerse de kantonal yapılardaki “kadın devrimi”ne işaret etsinler, tüm bu akımlar ulusal sorunu parçacı kavrayışları ve benimsedikleri evrimci/reformist çizgi nedeniyle siyaseten felç olmuşlardır. Kürdistan’da derinleşen devrimci dinamiklerle hâkim akımların siyasetsizliği arasındaki açı büyüdükçe devrimci önderlik boşluğu iyiden iyiye belirginleşmektedir.

Gelgelelim söz konusu nesnel dinamiklerin kendi başına devrimci sonuçlar üreteceği, kendi kendine devrimci bir kopuşa, hatta devrimci bir önderliğe yol açacağı düşüncesi ham hayaldir. Hatta bu açının tam tersi sonuçlara yol açması olasıdır. Söz konusu açı büyüdükçe PKK’nin, PDK’nin, YNK’nin, YPG’nin, birinin ya da birkaçının arkasına yaslanarak, ya da kendi deyimleriyle “dostça ilişkiler geliştirerek”, diğer hareketlerin Kürdistan’ın kurtuluşu yolunda en önemli engel olduğunu söyleyenlerin; eskiden kendi aralarında mırıldandıklarını, bugün daha yüksek sesle ama somut politik örgütsel adımlar atmadan söyleyenlerin; PKK yahut PDK düşmanlığıyla kendilerine alan açmaya çalışanların sayısı artmaktadır. Bu türden lafazanların kimileri, kendi mikroevrenlerinde daha da ileri giderek, Kürdistan’ın bağımsızlık mücadelesinin önünün açılması için tüm bu akımların tasfiyesinin gerekli olduğunu ifade ediyorlar.

Başarısızlığa uğrayan devrimci girişimleri devrimcilerin eksikliğiyle değil reformistlerin marifetiyle açıklayan bu tasfiyeci, lafazan yaklaşımların yaygınlaşması komünistler açısından beklenmedik gelişmeler değildir. Sınıf mücadelesi içinde bu yaklaşımın bir dizi örneğini bulmak mümkündür. Komintern’in dağıtılmasını “stalinist bürokrasinin ihanetiyle” açıklayan troçkistler de, günümüz Türkiyesi’ndeki CHP’nin artan etkisini HDP’nin içindeki liberallerin uzlaşmacı çizgisinin sonucu olarak gösteren kesimler de aynı lafazan, izlenimci siyasi çizginin farklı görünümleridir. Herhangi bir atılımın öncüsü olmak için gerekli siyasi cesaretten yoksun olan bu kesimler elbette pratik politik düzlemde bir kilitlenmenin yaşandığı dönemlerde pıtrak gibi yayılacaklardır.

Hâlbuki yapılması gereken tam aksi yönde ilerlemektir. Yenilgiyi peşinen kabul edip bahane arayan tutumlardan uzak durmak gerekir. Reformist, uzlaşmacı akımlar nedeniyle devrimci bir ulusal kurtuluş hareketi vermenin mümkün olmadığını söylemek yerine ulusal kurtuluş mücadelesini; bağımsız, birleşik bir Kürdistan’ı dayatan dinamiklerin tüm parçacı, reformist, özerklikten uzak duran akımları felç ettiğine işaret etmek, işaret etmekle yetinmeyip Kürdistan’da devrimci komünist bir önderliğin yaratılması için sorumluluk almak gerekir.

Kürdistan’da Devrimci Bir Önderlik Yaratmak İçin Öncelikle Uluslararası Bir Merkez Yaratmak Gerekir

Emperyalistler arası paylaşım kavgası şiddetlenirken, komünistlere düşen Lozan’ın yüzüncü yıl dönümünde emperyalistlerin ve onların işbirlikçisi devletlerin haksızlıklarından, zulümlerinden şikayet etmek, ne amaca hizmet ettiği belli olmayan kınama/protesto mesajları yayınlamak değildir. “Kimse kimseye ağabeylik etmesin” tekerlemesinin arkasına sığınarak Kürdistan’da komünist bir partinin yaratılmasının sorumluluğunu Kürdistan’da ikamet eden komünistlere yıkmak hiç değildir. Komünizm uluslararası bir akımdır, Kürdistan’da komünist bir partinin yaratılmasının sadece “Kürt komünistlerinin” görevi olduğunu söyleyenleri komünist değil, dar kafalı ulusalcılar olarak tanımlamak gerekir.

Kürdistan devrimine önderlik edecek devrimci partinin yaratılması tüm komünistlerin uluslararası sorumluluğudur. Komünistlerin tek tek ya da toplu olarak ama bireysel hareket etmesiyle bu sorumluluk üstlenilemez. Ama Türkiye, İran, Irak ya da başka bir ulusal komünist odağın örgütlü fakat yerel girişimiyle de üstlenilemez. Söz konusu sorumluluğun gereklerini yerine getirebilmek yani Kürdistan’da komünist bir örgütlenmenin yaratılması sorumluluğunu uluslararası düzlemde üstlenebilmek için tüm ulusal yani yerel örgütlenmelerin üzerinde duran, bu tür örgütlenmelerin kendisine tabi olduğu, uluslarası bir merkeze ihtiyaç vardır.

Komünist Enternasyonal’in Kürdistan sorununa dair temel hatası Kürdistan’da devrimci bir parti yaratmanın sorumluluğunu üstlenip, bu doğrultuda adımlar atmamasıydı. Sadece Bolşeviklerin değil bir bütün olarak Komünist Enternasyonal’in hatalarından dersler çıkarmak isteyenler bu nedenle işe önüne Kürdistan’da devrimci bir partinin yaratılması görevini koyacak uluslararası komünist bir merkezin yaratılması yolunda adımlar atmakla, bu doğrultuda kendi dışında ortaya çıkmış girişimlere var gücüyle destek vermekle başlamalı. Köz’ün arkasında duran komünistler önümüzdeki dönemdeki mücadele çizgilerini ve taktiklerini tam da bu öncelikli ödeve odaklanarak belirliyorlar.

Paylaş