KöZ 19 Aralık Saldırısı Sonrası Ne Demişti?

0

Bu yazının orijinali Haziran 2002 tarihli KöZ Gazetesi 23. sayısında yayımlanmıştır.

***

Aşağıdaki değerlendirme 19 Aralık saldırısı sonrasında Köz sayfalarında yer almıştı. Ölüm oruçlarının sonlandırıldığı bugünlerde bu değerlendirmenin tekrar yayınlanmasını gerekli görüyoruz. Bu değerlendirme devrimci hareketin devrimci bir muhasebeye yanaşmadığı, yaşananların üstünü örtüp, hayali tablolar sunarak çevresine karşı sorumluluklarını yerine getirmediği bugünlerde daha da önem kazanıyor. Gerçeğe gözlerini kapayanlar değil gerçeği anlatma cesaretini gösterenler ancak devrimci bir politik hat yaratmaya, işçi sınıfının önderlik sorununu çözmeye adaydırlar.

***

Saldırıya Gelene Kadar Süreç Nasıl Gelişti?

Devrimcilerin kanlarıyla kazandıkları cezaevi mevzileri düşmanın eline geçti. Düşmanın saldırısına direngen bir savunma ile karşılık verilmesine rağmen, onlarca devrimci tutsağın diri diri yakılması veya kurşunlanması sonucu eldeki mevziler kaybedildi. Öteden beri devrimcilerin elindeki mevzilerin varlığına tahammül edemeyen devlet, F tiplerini inşa edip devrimcileri bu hücrelere tıkarak teslim almayı planlıyordu. Bu plan doğrultusunda ilk işi burjuva medyasının yoğun propagandasına başvurmak oldu. Avrupa standartlarında, «modern» ve «konforlu» gibi sıfatlarla şirin göstererek F tiplerini kamuoyunda meşrulaştırılmaya çalışıldı. Devrimcilerin bu hücrelere nasıl nakledileceğinin planları gündeme getirilerek uygun zaman kollanıyordu. Devrimci tutsaklar devletin ikiyüzlülüğünü daha dün Ulucanlar’da, Burdur’da gördüklerinden devletin bu planlarına karşı içeride ve dışarıda bir mücadele başlatmış oldular. Ancak devrimcilerle devlet arasında uzlaşmanın sağlanması için ölüm oruçlarının ellinci günü geride bırakmasından sonra ortaya arabulucular çıkarıldı. Devrimcilerin ortaya koyduğu taleplerin bir kısmını insani talepler olarak niteleyen aracı burjuva aydınlar, devletin bu talepleri yerine getirilebileceğini savunmuşlardır. Burjuvazinin vicdanına seslenerek «içeridekilerin de birer insan olduğu, onların da tıpkı bizim gibi yemek yiyip, oturup sohbet ettikleri, insanlarla her türlü diyaloga açık oldukları» vurgulandı ve bir tür uzlaşma sağlanabilir sonucu ortaya çıktı. Devrimci tutsaklar da taleplerinin en önemlisi olan «hücrelere girmeyeceğiz!» direncinin gerisine düşerek F tiplerini kabul ettiler; fakat 9+6 kişilik koğuşlara dönüştürülme koşulunu öne sürerek bir pazarlık süreci başlattılar. Devlet de bu pazarlık sürecine girerken bir taktik uyguladı. Hücre karşıtı eylemlerin yayılması ve gündemin başına oturan ölüm orucu eylemlerinin kritik bir sürece girmesi tehlikesini gözönünde bulundurdu. F tiplerinin tartışılacağı bir demokratik sosyal konsensüs oluşturulup bir sonuca varıldıktan sonra F Tipinin gündeme getirilebileceğini açıklamasıyla F tipi cezaevi uygulamalarını ertelediğini ilan etti.

Devletin endişesi; dışarıda hemen hemen her gün metropollerde dar da olsa ölüm oruçlarına destek eylemlerinin çoğalması ve bu eylemlerin işçi sınıfının yaşadığı varoşlara sıçramasından kaynaklanıyordu. Eğer bu eylemler varoşlara sıçrarsa zaten sosyal patlamalara gebe olan, işsizliğin, açlığın sefaletin kol gezdiği semtlerde denetleyemeyeceği ve altından kalkamayacağı sonuçlara varılması içten bile değildi. Devlet ölüm oruçları başlamadan çok önce cezaevlerine saldırı planını tüm ayrıntılarıyla yapmıştı; politik taktiklerle ve manevralar yaparak puslu bir havayı beklediği önceden belliydi. Şartlı salıverme bu taktiklerin en somut örneğidir. Cezaevlerindeki binlerce adli ve yüzlerce yardım, yataklıktan yatan tutuklu ve hükümlü salıverilerek devrimcilerin hem psikolojik üstünlüğünü hem de fiziki gücünü zayıflatmak, böylelikle muharebede başarılı sonuçlara varmak istiyordu. Devletin zaten pazarlık yapma konusunda sinsi ve iki yüzlü davrandığı 96 ölüm oruçlarından beri çok iyi biliniyordu. Görüşmelerin yapılmasından yana  gözükmesinin de nedenleri vardı. Ölüm orucunda gelecek ölümlerle beraber gelişecek olayların altından kalkamayacağı sosyal, siyasal bir karışıklık ortamı doğmasından çekiniyordu. Bu aşılması zor bir krize de dönüşebilirdi.

Aslında devletin yaptığı hesaplara göre saldırı planı affın uygulanmasından sonra işleyecekti. Toplumun nezrinde binlerce «kader» mahkumunu affederek kamuoyunda sempati toplayacak, devletin «şefkatli» olduğunu gösterecek, yapacağı katliamı gölgede bırakacaktı. Ancak ölüm oruçlarının sona yaklaşması devletin bu saldırı planını öne çekmesine neden oldu.

Bu noktada devrimcilerin neler kazanıp neler kaybettiğine bakmak gerekiyor. Sıkça iddia edildiği gibi kitlelerin devrimcilere sempatisi arttı mı?

Sol liberal partiler ve İHD’ nin öncülüğünde gelişen hareket, insan hakları evrensel beyannamesinin kişilerin kişisel haklarının korunması ve bu hakların güvence altına alınması burjuva devletinden istiyor ve bekliyordu. Burjuva devleti bu beyannameye imza koymasına rağmen bu kurallara uymaya zorlamaktaydı.

Dolayısıyla devrimci tutsakların içeride niçin yattıkları, hangi amaç için tutsak düştüklerinin üstü örtülmüş oldu. Böylece öncülük yapmak istedikleri sınıfa ne için mücadele verdiklerini anlatamadıkları gibi, tersine düşmanın kendi devletini ve egemenliğini şovenizm ve milliyetçilik propagandasıyla ezilenlerin üzerinde ezeli ve ebedi olduğu demogojisine kapı açılmış oldu.

Böylelikle kitleler manipüle ederek, örgütlü devrimciler beyinleri yıkanmış, acımasız cani teröristler olarak gösterilebilmektedir. Meydanı boş bulan burjuva diktatörlüğünün sınıf ve sınıfın öncülüğünü yapmak isteyen devrimcilere düşmanca saldırmasında şaşılacak bir şey yok. Bu saldırıya devrimcilerin karşı koyuşunda kimi eksikliklerin bulunmasında da.

Bu bir sınıf savaşıdır, insan hakları savunucularının hiçbir zaman sınıf savaşından yana olmadıkları, olmayacakları bellidir. Onlar burjuva egemenliğinde bir burjuva «sosyal, demokratik» devletten yanalar, bu yüzden de «barış hemen şimdi» demektedirler. İnsan hakları her türden eşitsizliğin olduğu bir egemen devletten istenmektedir. Komünistler ise her türden eşitsizliği ortadan kalkması için komünist bir dünyaya ihtiyaç olduğunu bu dünyaya ulaşma yolunda ise gerekli olan ilk şeyin komünist bir önderlik  olduğunu bilmektedirler.

Devrimci tutsaklara yapılan katliamın muhasebesi komünistlerin yapması gereken bir muhasebedir. Düşmanın her türden saldırısına işçi sınıfının örgütlenmesi gereken çok çeşitli iş yerlerinde, fabrikalarda, varoşlarda yanıt verilebilir. Eğer bu öncelikli alanlarda mevziler olsaydı, örgütlü işçiler fabrikaları işgal eder, varoşlarda barikatlar kurar, kendi öncüsüne yapılan bu saldırılara düşmanın hak ettiği cevabı verirdi, veya düşman böyle bir saldırıya cesaret edemezdi. Şu gerçeği kabul etmek gerekir; bir kez daha yenildik(!) ve bu yenilgi seksenden sonra devrimci hareketlerin en büyük yenilgisidir. Bu yenilgi moral bozukluğu veya umutsuzluk yaratacağı yerde, düşmana karşı daha da  sınıf kinini ve öfkesini arttırarak, dökülen kanların hesabını soracak sınıf kavgasını ete kemiğe büründürmelidir. Düşmanın bu katliamı gücünden değil, korkusundandır. Yeter ki biz komünist devrimciler sınıfa önderlik yapacak bir öncü irade yaratılması yolunda sorumluluklarımızın daha da arttığı bilinciyle gücümüze güç katalım. Sınıflar ortadan kaldırılıncaya kadar sınıf savaşı devam edecektir. Sınıf savaşını zaferle taçlandırmak komünistlerin boynunun borcudur.

Aydınlar ve Demokrasi Güçleri Değil, Emekçiler Örgütlenmeliydi

F tipi mücadelesinde emekçi kitleleri harekete geçirmek için gösterilen özen ve çaba aydınları, demokratik kitle örgütlerini vs. harekete geçirmek için gösterilen çabanın ancak binde biri kadardı. Genellikle süreç boyunca devrimciler varoşlarda korsan eylemler, molotoflamalar ve benzeri eylemlerle yetindiler. Bu eylemler emekçiler arasında ilgi ve sempati doğursa bile kalıcı örgütsel mevziler yaratmaya elverişli olmadı. Görüldü ki, bu tür eylemlere dayalı çalışma tarzı bu kitlelerin kendiliklerinden hareketli olduğu zamanlar işe yarasa bile, geri düştükleri gerileme evrelerinde onları mücadeleye katamamaktadır. Kitlelerin geri çekildiği koşullarda bu eylem çizgisi ve çalışma tarzı bireysel, yahut dar kadro eylemlerinin ötesine geçememektedir.

Ancak bu eksikliği hissedip bunu aşmak doğrultusunda bir çaba ortaya koymak yerine liberal anlayışlar boy vermeye başladı. Emekçi semtlerinde mevzi tutmak yerine demokratik kitle örgütlerinde yer kapmak önemli hale geldi. Bu kitle örgütlerindeki unsurları kazanmak, işçi sınıfının ileri unsurlarını kazanmaktan daha önemliydi. İHD gibi kurumları, miting düzenlemeye, basın açıklaması yapmaya ikna etmek, aydınları sembolik açlık grevleri, imza kampanyaları şeklinde örgütlemek, burjuva köşe yazarlarını F tiplerini gündeme alan makaleler yazmaya, reformist-liberal yayınları F tipleriyle ilgili haber vermeye, kampanyalar örgütlemeye ikna etmek, Avrupa’dan hücreleri incelemek için gelen “değerli misafirler”le görüşmek, bu şekilde F tipi sorununu Avrupa kamuoyunun gündemine getirmeye çalışmak bir emekçi mahallesinde kapsamlı bir ajitasyon yapmaktan çok daha önemli hale geldi. Bu alanlarda alınan başarılara göre devrimci akımlar sürecin “iyi” veya “kötü” gittiğini değerlendirdiler. Devrimci hareketin geride bıraktığımız süreçte izlediği taktik budur. Ve bu taktik proleter devrimci değil reformist-liberal bir taktiktir.

Bu taktik yeni ortaya çıkmış, akıllara gelmiş de değildir. 96 ölüm orucu eylemi de bunun üzerine kurulmuştu. O dönemde Yaşar Kemal, Zülfü Livaneli gibi aydınları öne çıkaran bu yöntemle hesaplaşılmamış olması, bugün izlenen eylem tarzını belirlemiştir. Yapılamayan her muhasebe, kalınan yerden binanın inşasına devam edilmesine neden olmaktadır, öyle de olmuştur.

Yine bu zaman dilimi içinde kamuoyunu etkileyebilmek adına sembolik eylemler yapıldı. Kart atma, telgraf çekme, büyük boy anahtar, hücre maketleri taşıma, F harfinin üzerine çarpı çekilmiş tabelalar hazırlama vb. Avrupa’da gözlenebilecek türden, ÖDP’nin ilk defa bu topraklara taşıdığı reformist eylem tarzları devrimciler tarafından benimsendi.

Demokratik kitle örgütlerini eylem düzenlemeye ikna etmek için, reformist partilerin, bürokratik-uzlaşmacı sendikaların da sürece dahil olmasını sağlamak için devrimci söylemlerden vazgeçildi. Demokratik kitle örgütlerin bayraktarlığını yapabilecekleri türde bir çizgi tutturuldu. F tipi sorunu bir insan hakları sorunuymuş gibi anlatıldı. Devrimcileri devrimci oldukları için değil mağdur duruma düşmüş insanlar üzerinden sahiplenilmesine çalışıldı. Halbuki F tipi saldırısı alalelade insanlara yönelik değil varolan burjuva düzenini yıkmak için örgütlenen ve örgütlü mücadele içinde olan devrimcileri hedef almıştı. Onları tasfiye etmeye ve yalnızlaştırmaya yönelikti. Ama sanki devlet demokrasi kurallarını ihlal ediyormuş gibi anlatıldı. Ancak bu da kitleler nezdinde bir samimiyetsizlik olarak değerlendirilmekten kurtulamadı. Zira insan hakları sorunları alt alta dizilse F tipi sorunu üst sıralarda yer almayacaktı. Ayrıca cezaevlerinde devrimciler dışında binlerce insan daha “insani” olmayan şartlarla boğuşuyordu ve insan hakları mücadelesi, cezaevleri bağlamıyla ele alındığında bunları da içermeliydi, dışlayamazdı.

İnsan haklarına duyarlı olanların sadece F tiplerine değil, bunun yanında bir dizi sorunla daha uğraşmaları gerekirdi. Halbuki içeridekilerin bu köhne düzeni yıkmaya cüret etmiş, işçi sınıfının kurtuluşu için mücadele veren insanlar oldukları anlatılsaydı devrimcileri sahiplenen kitle daha az olmayacaktı.

Öte yandan geride bıraktığımız süreçte klasik reformist anlayışlar da devrimci saflara sızdı. Devrimciler kimi yerellerde düzenlenen anma ve yürüyüşlerde kitleler ürkmesin diye kendi sloganlarını atmaktan kaçındılar, atanları susturdular, kitlelerin bilincini ileriye götürmek için çaba göstermek yerine varolan bilince teslim oldular.

Paylaş