Kızıl İpin Koptuğu Dönüm Noktası: Komünist Enternasyonal’in Beşinci Kongresi

0

Bu yazı Proleter Devrimci KöZ’ün Aralık 2006 tarihli 34. sayısında yayımlanmıştır.

KöZ’ün arkasında duran komünistlerin seslerini ve özgün çizgilerini ilk kez açıkça duyurdukları «Bütün Ülkelerin Komünistleri Birleşin!» başlıklı broşürde şu sözler yer aldı:

“Komünistlerin birliğini hedefleyenler, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongre çizgisini politik-örgütsel süreklilik içinde koruyan bir akımın mevcut olmadığını saptayarak işe başlıyor ve bu çizgiye bağlanarak yeni bir devrimci önderliğin yaratılmasının komünistlerin acil ve güncel ödevi olduğunu savunuyor. Bu ödevin üzerinden atlanarak bu mirasla bağ kurmadan komünist siyaset doğrultusunda somut ve anlamlı bir atılımın mümkün olmadığını savunuyor.

Lenin sonrası deneyimler göstermiştir ki, Komünist Enternasyonal’in kuruluşunda yansıyan bilinç ve irade, içselleştirilmemiş, kolektif bir bilinç ve iradeye dönüştürülememiştir. Bunun bir dizi nesnel ve öznel gerekçesi sayılabilir; ancak bunların hiçbiri hemen her temel sorunda leninizmin inkarını ve İkinci Enternasyonal oportünizminin yeniden canlandırılmasını meşru ve haklı görmeyi gerektirmez.

Açık olan şudur: İkinci Enternasyonal’den koparak Komünist Enternasyonal’in kuruluşuna katılanlar, en başta bolşevik önderler, Lenin’den sonra bolşevizmin takipçisi olamamışlar, teoride ve pratikte İkinci Enter-nasyonal okulunun öğrencileri olarak kalmışlardır. ….

Bu saptamalardan çıkan açık ve net sonuç gelenek sorununun Komünist Enternasyonal’in kuruluşuyla taçlanan İkinci Enternasyonal’den kopuş noktasında kavranması gerektiğidir. İlle Rusya’daki sürecin terimlerini kullanmak gerekirse, asıl sorun «menşevizm ve bolşevizm» arasındaki ayrımda ve bu ayrımın evrensel karşılıklarının ayırdedilmesi noktasındadır.

Komünistler önlerindeki acil örgütsel-politik atılım ödevini Lenin dönemindeki Komünist Enternasyonal’in çizgisine bağlanıp, bu temelden güç alarak yerine getirebilir. Referanslarını bu dönemeç noktasında aramakta ve bulmaktadır; tarih ve geleneğe ilişkin tüm karmaşık sorunların bu zeminde durarak çözülebileceğini savunmakta ve bu doğrultuda bir netleşme için gerekli politik donanımı sağlamayı başlı başına bir ödev kabul etmektedir.”

O günden beri en çok sorulan soru «neden Komünist Enternasyonal’in ilk 4 kongresi de sonrası değil?» sorusudur. Halbuki aynı broşürde bu sorunun bir cevabı vardı:

“Bugün komünist kimliğini benimseyenler arasında Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinde ortaya konan çizgiyi benimsemediğini açıkça söyleyen, bu çizgiyi doğru bulmadığını ilan edenler enderdir; daha yaygın olan bu tezlerin «bugün için geçerli olmadığı» oportünizmine savrulmaktır.”

Bu sözleri farklı bakış açılarına göre farklı yönlere çekmek mümkündür elbette. Yani bir açıdan bakarak «referans noktası olarak Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin tez ve kararlarını almak çok dar bir alana sıkışmaktır» denebilir; güya sekterizme düşmemek ve daha esnek ve geniş bir bakış açısı benimsemek iddiasıyla, böyle yaklaşanlar az değildir.

 Leninizmi Nasıl Tarif Etmeli?

Buna karşılık, Leninizm’in ilkelerine bağlılık iddiasını taşımaya devam edip de Lenin dönemindeki Komünist Enternasyonal’in tez ve kararlarının yanlış ya da geçersiz olduğunu açıkça söyleyenler daha nadirdir. Hatta hangi ilkelerin hangi tezlerin neden ve ne zamandan beri yanlış olduğunu açıklama cesaretini ortaya koyup, bu çabanın hakkını veren yoktur.

Demek ki Leninizm’e bağlılık iddiası taşıyanlar açısından en geniş ortak paydanın Lenin zamanındaki Komünist Enternasyonal’in tez ve kararları olmasını önermekte anlaşılmayacak bir şey olmasa gerektir. Gerek sonraki dönemin kararlarını gerekse de güncel gelişmelere ilişkin saptama ve değerlendirmeleri bu ilkesel çerçevenin mihengine vurarak tartışma önerisi dar ve sekter bir öneri değil bilakis en geniş buluşma zeminini oluşturma arayışıdır.

Kuşkusuz KöZ’ün arkasında duranların neden Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin karar ve tezlerini benimsediklerini samimiyetle öğrenmek isteyenler için bu yanıt yeterince açık olmalıdır. Komünistlerin birliğini hedefleyen bir platform mümkün olduğu kadar net ve sade bir çerçeve sunmakla yükümlüdür. Nitekim «Bütün Ülkelerin Komünistleri Birleşin!» broşürünün yayınlanmasından bir yıl kadar sonra yayınlanan «Komünistlerin Birliği Yolunda Amaç ve İlkelerimiz» broşürü bu bakımdan daha da sade bir çerçeve sunma gayretini ifade etmektedir. Bu broşürde de genel olarak aynı referanslara gönderme yapılmakla birlikte, bu belgelerin ana doğrultusunu temsil eden iki temel metin (Komünist Enternasyonal’e katılmanın 21 Koşulu ve Komünist Enternasyonal Platformu) ile birlikte bu çizgiye uygun olarak yaşadığımız topraklar için öne sürülen TKP’nin ilk programının everensel bir anlam da ifade eden «İlke ve Esaslar» kısmı somut referanslar olarak önerilmiştir.

Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresindeki çizgiden esinlenerek ve buna uygun olarak kaleme alınan Amaç ve İlkelerimiz de bu mihenge vurularak irdelenmek üzere ortaya konmuştur.

Ortak Başvuru Kaynakları Olmadan Nasıl Tartışılabilir?

Bu bakımdan maksat bellidir: Komünistlerin Birliği’ni sağlamak için ortak başvuru kaynaklarını tarif etmek istiyoruz. Komünistlerin birliği doğrultusunda neyi tartışma konusu edecek isek bu tartışmaları ancak bu ortak referanslara başvurmak koşuluyla yapmayı öneriyoruz. Madem ki hem Marksizm ve Leninizm’e bağlı kalma iddiasında olup hem de Komünist Enternasyonal’in Lenin zamanında gerçekleşen ilk dört kongresinde benimsenen tez ve kararları geçerli görmediğini açıkça ilan eden yoktur; o halde bu çerçeveyi ortak bir mihenk taşı olarak kabul etmek anlaşılmaz bir şey değildir.

Aksine, Komünist Enternasyonal’in sonraki kongrelerinde benimsenen çizginin bu ilk dört kongreye damgasını vuran Bolşevik çizgi ile uyumlu olduğunu, hatta bu enternasyonalin tasfiye edilmesinin dahi bu referanslarla açıklanıp savunulabileceği görüşünü benimseyen komünistlerle tartışmaya ve aynı zeminde buluşmaya ilkesel olarak açık olmak gerektiğini ilan etmek anlamına geliyor bu tutum.

Buna karşılık Komünist Enternasyonal’in Lenin zamanındaki çizgisinin o gün için doğru ve geçerli olduğunu, ama sonrasında değişen koşullara uygun olmadığını bu nedenle her kongrede değişen koşullara uygun olarak değişik bir çizginin savunulmasının gayet tabii olduğunu düşünen ve savunanlarla ise hiçbir işimizin olmaması gerekir. Çünkü söz konusu referanslardan kastedilen emperyalizm ve proleter devrimleri çağı değişmediği müddetçe değişmemesi icap eden ilkesel çerçevedir.

Bu ilkelerin ve amaçların son olarak geçerli oldukları ilan edilen 1923 yılından, iki yıl sonra geçerliliklerini yitirdiklerini düşünenler elbette olabilir. Hatta bunların bugün büsbütün geçersiz ve anlamsız hale geldiklerini de düşünenler olabilir. KöZ’ün arkasında duran komünistler böyle düşünenlerle aynı partinin çatısı altında yer almayacaklarını açık seçik ilan etmektedi.Bunun mümkün olabileceğini düşünenlerle ayrımlarını kalın çizgilerle çekmeyi de bir ödev olarak kabul etmektedirler. Böyle düşünenlerle ancak bu mesafelerini koruyarak tartışmak ve işbirliği yapmak niyetinde olduklarını da ikircimsiz bir biçimde ifade etmektedirler.

O nedenle Komünist Enternasyonal’in Lenin’den sonra benimsediği tutum ve çizginin kuruluşunda benimsediği çizgiyle hangi noktalarda nasıl uyumsuz olduğunu açıklamayı kendi yükümlülüğümüz olarak görmediğimiz açıktır. Çünkü KöZ’ün arkasında peşinen dördüncü kongreden itibaren bu çizgide bir kopuş olduğunu tespit edenler durmaktadır.

Böyle bir kopuş olmadığını, Komünist Enternasyonal’in kuruluşunda ilan ettiği çizgi ile kapanışını gerekçelendiren çizginin birbirleriyle uyumlu olduğunu düşünenlerin bu uyumu ilk dört kongrede ortaya konan tezlere dayanarak izah edip ortaya koyması gerektiğini savunmaktayız.

Mustafa Suphi’nin TKP’si ile Şefik Hüsnü’nün TKP’si Aynı Çizgide mi?

Aynı mantıkla Mustafa Suphi’nin TKP’si ile Şefik Hüsnü dönemindeki TKP’yi de birbirlerinden ayırt ederken de aynı tutumu benimsiyoruz. Mustafa Suphi döneminde benimsenen programın sadece onun kısa ömrü çerçevesin-de geçerli olduğunu, daha 15’lerin kanı kurumadan bu programı rafa kaldırmak gerektiğini savunanları bu revizyonist tutumu izah etmeye zorlamak istiyoruz.

TKP’nin programının kendisinden önceki Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’nın tutumuna alternatif olarak ortaya çıktığının altını çizerken, yeniden TİÇSF’nin çizgisini benimsemenin doğru olduğunu savunanlarla aramızdaki ayrımları da kalınlaştırmak istiyoruz.

Bu bakımdan KöZ’ün arkasında duranların tutumundan ziyade türlü bahanelerle revizyonist manevraları makul ve gerekli kabul edenlerin tutumu izaha muhtaçtır. Üstelik bu konuda hem ilk dört kongrenin temel belgeleri, hem sonrasına ait belli başlı belgeler Türkçede mevcuttur; keza Mustafa Suphilerin programı ile Şefik Hüsnü’nünki ve sonrasındaki belgeler de öyle. Kaldı ki, bu iki çizgi arasında bir süreklilik değil kopuş olduğunu ilk kez ortaya koyan İbrahim Kaypakkaya’nın zamanında ulaşılması mümkün olan belgeleri kat be kat aşan kaynak mevcuttur.

 Beşinci Kongre’de Ne Olduğu Ne Kadar Biliniyor?

Bununla birlikte, Komünist Enternasyonal’in dördüncü kongresinden sonra hangi dönemeçlerde nasıl bir kopuş olduğunu, bu konuda tutum almak üzere samimiyetle öğrenmek isteyenlerin sorularını ayırt etmek de gerekmektedir. Üstelik bırakalım Türkçe kaynakları, uluslararası planda bile, beşinci kongrede tam olarak ne olup bittiğini öğrenmek isteyenlerin başvurabileceği kaynaklar pek azdır.

Yeni Komünist Enternasyonal programının benimsendiği altıncı kongre (1928), Halk Cephesi perspektifinin damga vurduğu yedinci kongre (1936) ve Komünist Enternasyonal’in tasfiye gerekçelerini içeren herkesin bulabileceği kaynaklar az değildir. Ama Beşinci kongre adeta bir sis perdesi ardında kaybolmuş gibidir.

Oysa, Beşinci Dünya Kongresinde Komünist Enternasyonal’in Tüzüğü baştan aşağı, üç maddesi hariç değişmiş, dönem değerlendirmesinde radikal bir farklılık ifade edecek şekilde,«demokratik-barışçıl bir döneme geçildiği» saptaması benimsenmiştir.

İkinci Kongre’den itibaren enternasyonalin en önemli ayırdedici çizgilerinden birini ifade eden ulusal kurtuluş mücadelerinde komünistlerin rolüne ilişkin tutum konusunda ciddi tartışmalar yapılmış ve tutum değişikliklerini resmileştiren kararlar alınmıştır.

Bütün bunlar elbette bu dönüm noktasının üzerinde durmayı gerektiren olgulardır. Ama bu sorunlar üzerinde dururken ve tartışırken hangi ölçülerin esas alınacağı belirsiz olduğu müddetçe bunun içinden çıkılması mümkün değildir.

Elbette Beşinci Dünya Kongresi’nin bu kararları benimserken göz önünde tuttuğu ölçüler vardır. Bu ölçülere bakarak bu kararları irdelemek mümkündür. Ama bu taktirde bu kararların ve tutum değişikliğinin isabetine hükmetmekten başka bir sonuca ulaşılamaz.

KöZ’ün arkasında duran komünistler, bolşevizmin deneyimlerini yansıtan çizginin Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin belgelerinde ifade bulduğunu savunmaktadır. Bu ilk dört kongre dönemindeki uygulamaları da bu ölçünün mihengine vurarak irdelemek gerektiğini savunmaktadır. Elbette beşinci kongrenin ve sonrasının değerlendirilmesini de bu mihenk taşına vurarak yapmaktan yanadırlar. Güncel durumda yön tayin ederken de aynı pusuladan yararlanmanın mümkün ve gerekli olduğunu savunmaktadırlar.

Bolşevizmin ilerisinde Komünist Enternasyonal’den daha gelişkin bir zemin ortaya çıkıncaya kadar da bu sınanmış pusuladan vazgeçmeye niyetli değildirler.

Komünist Enternasyonal’in Beşinci Dünya Kongresi 1924 yılında 17 Haziran ile 8 Temmuz günleri arasında Moskova’da toplandı. Değişik kaynaklara göre sayılar değişse de 40’ın üzerinde ülkeyi temsilen 500’ün üzerinde delege katıldı kongreye. 117’si Sovyet Rusya’dan olmak üzere bu delegelerden 300-350 tanesi oy sahibi idi. 10 ülkenin komünist partileri kongreye istişari oy sahibi olarak katılmışlardı (bunlar arasında Avusturya, Macaristan, Moğolistan, Kore ve Endonezya gibi ülkeler vardı).

Kongre’de temsil edilen en büyük örgütler ise Almanya (350 bin üye), SBKP (310 bin üye), Çekoslovakya (130 bin üye), Fransa (50 bin üye) komünist partileri idi. Henüz sempatizan örgüt statüsünde olan ABD Sosyalist İşçi Partisi (27 bin üye), Norveç (16 bin üye), İtalya ve İsveç (12 biner üye) komünist partileri, Endonezya (2 bin üye) ve Çin (800 üye) komünist partileri de kongreye katılan büyük partiler arasında idi.

Komünist Enternasyonal’in birinci dünya kongresi Mart 1919’da, ikincisi Temmuz 1920’de toplandı. Üçüncü kongre Haziran 1921’de toplanıp Temmuz ayının on ikisine kadar sürmüştü. Dördüncü dünya kongresi 7 Kasım 1922’de toplandı, Aralık ayının sonuna kadar çalıştı.

Tüzük Değişiyor

Komünist Enternasyonal’in tüzüğü «Komünist Enternasyonal’in en üst kurumu, bütün üye partilerin ve örgütlerin katıldığı Dünya Kongresi’dir. Dünya Kongresi yılda bir kez düzenli olarak toplanır. …..» diyordu. Beşinci dünya kongresi bir önceki kongreden bir buçuk yıl sonra toplanıp, tüzüğü baştan aşağı değiştirirken (tüzüğün 2, 3, ve 10. maddeleri dışındaki tüm maddeleri değişmişti) dünya kongresinin yılda bir değil iki yılda bir toplanması gerektiğini de tüzüğe geçirdi. Bununla birlikte, bir sonraki kongre ancak 4 yıl sonra yedinci ve son kongre de altıncıdan 8 yıl sonra toplandı. Zaten bundan yedi yıl sonra da Komünist Enternasyonal bir kongre bile toplamaya hacet duymadan Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu (KEYK) kararı ile kapatılıp tasfiye olacaktı.

Kuşkusuz Komünist Enternasyonal’in geçmişten devralıp sahip çıktığı temel amaç ve ilkeleri vaz eden giriş bölümünün (dibace) de tümüyle çıkarılmasını ifade eden bu tüzük değişikliği örgütsel sorunlara öncelikli bir önem atfeden komünistler için önemli ve başlı başına incelenmeyi hak eden bir olgudur.

Öte yandan Komünist Enternasyonal’in dördüncü kongresi enternasyonalin programı konusunu bir sonraki kongrede bağlamak üzere karar almış olduğu halde, bu kongrede program konusunda tartışmaya açılan bir taslak yoktur ve program sorunu bir kez daha bir sonraki kongreye ertelenmiştir. Altıncı kongre ise, yeni tüzükte belirlenen sürenin iki katı uzun bir sürenin ardından toplanabilecektir.

Kuşkusuz Beşinci Kongre en çok «komünist partilerin bolşevikleştirilmesi» başlığı altındaki kararı ile anılmaktadır. Sonradan bu kongre ile ilgili eleştirel bir söz söylemek isteyenlerin pek çoğu en sık bu kararı eleştirmekten hoşlanırlar. Adeta o dönemeçten itibaren olan biten tüm olumsuzlukları «yanlış ve sekter buldukları» bu karar ile açıklama tutumu oldukça yaygındır. Komünist Enternasyonal eleştirisi bahanesiyle bolşevizme saldırmak için fırsat arayan oportünistlerin en çok üzerinde durduğu konulardan biri budur.

Beşinci Kongre bir başka açıdan da incelenmeye değer bir dönemeci ifade eder. Kurulduğu andan itibaren Komünist Enternasyonal genel olarak keskinleşen sınıf mücadelesi koşullarına göre belirlenen tutumların damga vurduğu bir çizgide şekillenmişken, beşinci kongre «artık demokratik-barışçıl bir döneme» girildiği tespiti ile öncekilerden ayrılmaktadır. Hiç kuşkusuz bu tespitin komünist partilerin izlemesi gereken yolun nasıl çizileceği konusunda önemli ve dikkate değer sonuçları da vardır.

Asıl Canalıcı Değişim: Komünistlerin Ulusal Kurtuluş Mücadelelerine İlişkin Tutumları

Bunlarla birlikte, KöZ’ün arkasında duran komünistler bakımından Beşinci Kongre asıl bir başka açıdan ele alınması gereken bir dönemeci ifade eder: Komünist Enternasyonal’in beşinci kongresi yaşadığımız topraklardaki komünistleri de yakından ilgilendiren bir tartışmaya sahne olmuştur. Ulusal kurtuluş mücadelelerinde burjuva akımlarla komünistlerin ilişkilerine dair İkinci Kongre’de benimsenen tutum ilk kez bu kongrede gözden geçirilmiş (revize edilmiş) ve tersyüz edilmiştir.

Komünist Enternasyonal’in sömürgeler ve ulusal soruna ilişkin tutumunun ikinci dünya kongresinde hangi tartışmalardan geçerek nasıl belirlendiği KöZ’ün arkasında duran komünistler tarafından en iyi bilinen ve üzerinde durulan konulardan biridir. Ulusal soruna ilişkin tutum Komünist Enternasyonal’in İkinci Dünya Kongresinde Lenin ile Hindistanlı komünist delege Roy arasında geçen tartışmanın ardından, Lenin’in kendi formülasyonlarını düzeltmesi ve Roy’un ek tezlerinin de Lenin’in sunduğu tezlerle birlikte oylanıp benimsenmesi ile sonuçlanmıştır. Bu tezlerin en önemli ve dikkat çekici boyutu burjuva demokratik hareketle ulusal devrimci akımlar arasında yaptığı ayrım ve komünistlerin bu akımlara ilişkin tutumunun nasıl olması gerektiği hakkındaki saptamalarıydı. Daha sonra dördüncü kongrede sömürgeler sorunu tekrar ele alındı ve aynı doğrultudaki vurgular pekiştirilerek tekrarlandı:

“Sömürge devriminin objektif nesnel görevleri burjuva demokrasinin çerçevesini aşar. Gerçekte bu devrimin kesin zaferi dünyada emperyalizmin hüküm sürmesiyle bağdaşamaz. Başlangıçta yerli burjuvazi ve yerli aydınlar sömürgelerde devrimci hareketlerin öncülüğü rolünü üstlenir. Ama proleter ve köylü yığınlarının bu hareketlere katılması ile büyük burjuvazinin ve toprak burjuvazisinin unsurları bu hareketlerden uzaklaşır; böylece ilk adımın halkın en aşağı tabakalarının toplumsal çıkarları tarafından belirlenmesine yol açarlar… Sömürgelerdeki komünistlerin sınıf çıkarlarının “savunulması” bahanesiyle emperyalist tahakküme karşı mücadelede yer almaktan kaçınmaları, en kötüsünden bir oportünizm olur. Bu tutum olsa olsa Doğu’da proleter devrimin itibarını zedelemeye yarar. Bundan daha az zararlı olmayan bir tutum da «Ulusal birlik» veya burjuva demokratlarıyla «toplumsal barış» adına işçi sınıfının acil ve günlük çıkarları uğruna mücadeleyi bir kenara bırakmaktır.Sömürge ve yarı sömürge ülkelerdeki komünist partilerin birbiriyle iç içe geçmiş iki görevi vardır: Bir yanda burjuva demokratik devrimin (ki bu devrimin hedefi siyasal bağımsızlığın elde edilmesidir) sorunlarının radikal bir biçimde çözülmesi için mücadele ederler. Öte yandan işçi ve köylü yığınlarını sınıflarının özel çıkarları doğrultusunda mücadele edebilmeleri için örgütlendirirler; bu maksatla burjuva demokratik milliyetçi rejimin bütün çelişkilerinden yararlanırlar……

Sömürge ve yarı sömürge ülkelerin işçi hareketi her şeyden önce ortak anti-emperyalist cephe içinde özerk bir devrimci etken haline gelmelidir. Burjuva demokrasisiyle geçici antlaşmalar ancak komünistler tam siyasal bağımsızlığını koruduğu takdirde kabul edilebilir ve hatta bu durumda kaçınılmaz olur…. Yarı sömürgelerde (Çin, İran) veya emperyalistler arasındaki rekabetten yararlanarak siyasal özerklik kazanıp mücadele yürütülen ülkelerde (Türkiye) burjuva ulusalcılığıyla uzlaşma ya da rakip emperyalist güçlerle halk yığınlarının zararına anlaşma tehlikesi daha fazladır.” (Komünist Enternasyonal dördüncü dünya kongresi, Doğu Sorunu Üzerine Tezler)

Roy’un Müdahalesi

Bu sözlerin üzerinden dört yıl geçtikten sonra toplanan beşinci kongrede KEYK raporu tartışılırken ulusal sorun üzerine hararetli tartışmalar oldu. Sonradan Ho Şi Minh adıyla tanınacak olan Nguyen Ai Hoc da ilk kez bu kongrede yer almıştı ve gündem içinde yaptığı konuşmada Komünist Enternasyonal’in bu soruna hak ettiği önemi vermediğini belirtti. Ama tartışmanın asıl tarafı ikinci kongre’de olduğu gibi Roy idi. Roy KEYK’in tutumu ve kongreye benimsenmek üzere sunulan taslak hakkında konuşurken şunları söyledi:

“Komünist Enternasyonal’in hedefi muhtemelen proletarya partisine katılabilecek olan çeşitli toplumsal unsurları, ileri çıkmış bulunan proletaryanın yanında, kendi bayrağı altında bir araya getirmektir. Ayrıca bu tezler burjuva demokratik eğilime karşı mücadeleyi dayatmaktadır. Emekçi yığınları eğitmeli ve bilinçlerini geliştirmeliyiz; böyle yapmakla ulusal kurtuluş için mücadeleyi güçlendiririz…. İkinci kongredeki tezlerin özü kısaca budur. Bu tezlerde Komünist Enternasyonal’in sömürgelerdeki ulusal kurtuluş hareketinden desteğini esirgemesi söylenmez. Orada sadece böyle bir desteğin sunulabilmesi için, Komünist Enternasyonal ile ilşki içine girmek istemeyen burjuva milliyetçileriyle dolaysız bir bağ kurmak yerine, işçi sınıfı ve köylülüğün devrimci örgütlenmesiyle bağ kurmak gerektiği söylenir. Şimdiki kararda bu konuda tek bir sözcük yoktur. Sadece «Komünist Enternasyonal’in ulusal kurtuluş hareketiyle dolaysız bir bağ kurması» gerektiği söyleniyor. Ama böyle bir genelleme yapmak yanılgıdır. Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ulusal kuruluş hareketi homojen değildir… Sömürge burjuvazisinin nesnel bakımdan devrimci bir güç olduğu onu desteklememiz ve onunla bağlar kurmamız gerektiği hakkındaki formül metinde kalabilir mi? Bu gerçekten gülünç bir durum olur…”

ÇKP ve TKP Delegelerinin Müdahaleleri

Aslında söz konusu olan sadece kısa bir metin olan karar taslağının tartışılması değil, dördüncü kongreden beri bazı ülkelerde KEYK’in yönlendirmesi veya onayı ile izlenmekte olan politikaların tartışılmasıdır. Bunu Roy’un uyarıları karşısında söz alan Çinli Komünist delege Jin Hua’nın anlattıklarından çıkarsamak zor değil:

“Emperyalist güçlerin kibiri büyüdükçe milliyetçi hareket de büyümektedir. Bu hareketin önderleri işçiler ve genç aydınlardır. Önderlik yoldaşlarımızın elindedir. Eskiden Kuomintang denetimi altındaki alanı sadece silah gücüyle genişletme peşindeydi; kitle hareketinin önemi hakkında hiçbirşey bilmiyorlardı; ama bizim etkimiz arttıkça kitlelerle ilişkiye girmeye başladı ve yerli savaş ağalarıyla yabancı emperyalistleri alaşağı etmeyi savunan açıklamalar yapmaya başladı….

Partimizin görüşüne göre, Çin gibi bir yarı sömürge ülkede ulusal devrimci bir hareket şarttır…. Bu nedenle onun örgütlenmesini sağlamak, programını ve yanlış tutumlarını düzeltmek ve bu partinin yığınlarla temasa girmesini sağlamak için partili yoldaşlarımız ve Genç Komünistler Birliği üyeleri Komünist Enternasyonal Yürütme Kurulu ‘nun önerileri doğrultusunda bireysel olarak Kuomintang Partisi’ne üye oldular…. Ocak ayında Kanton’da toplanan Kuomintang Kongresinde 200 delege vardı bunların %20’si bizim partili yoldaşlarımızdı…”

Zaten Roy’un eleştirdiği ve tartışma konusu ettiği konu da buydu. Sorun sadece beşinci kongrede yapılan bir tartışma değil, beşinci kongreye kadar geçen sürede Komünist Enternasyonal yönetiminin ve bağlı kimi partilerin ikinci ve dördüncü kongre tezlerine rağmen bu tezlerde savunulan tutumun tam tersine bir tutumu temsil etmeleriydi.

Çinli delegenin uzun konuşmasından da anlaşılabileceği gibi, o zaman Cen Du Siu’nun başında olduğu ÇKP zaten Kuomintangı desteklemek hatta Kuomintang içinde çalışmaktan yana bir görüş ve icraatı temsil ediyordu. KEYK de bu yıllar boyunca ikinci ve dördüncü kongre kararları gereği bu tutuma engel olacak yerde aksine bir tutum göstermekteydi.

Türkiye’de de benzer bir yönelim söz konusu idi. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının katledilmesinin ardından TKP’nin Kemalist harekete ilişkin tutumu da adım adım değişmişti. M. Suphi’den sonra TKP’nin başına geçen Şefik Hüsnü aslında Kemalizm kuyrukçusu bir tutuma sonradan gelmiş değildi. Daha TKP kurulmadan önce 1919’da İstanbul’da Şefik Hüsnü Değmer önderliğinde kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası daha kuruluşunu ilan ettiği gün işgal koşulları altında sosyalist mücadele verilemeyeceğini saptayarak Ankara’ya geçip Kuvayı Milliye’ye katılmak gerektiğini de ilan etmişti. Bu parti 1920 10 Eylülü’nde Baku’deki kuruluş kongresinde TKP’ye katılmış olsa da, o kongre bu çizgiyi benimsemedi. TKP’nin bağımsız bir siyasal güç olarak emperyalizme karşı mücadeleye bizzat önderlik etmesi gerektiğinden hareketle, partinin başlıca yöneticileri bu amaçla Anadolu’ya bizzat geçme kararı aldılar. 15’lerin Kemalistler tarafından katledilmesinin ardından da kısa bir süre sonra TİÇSF’nin Menşevik çizgisinin partiye hakim olması gecikmedi. Ama tıpkı Çin örneğinde olduğu gibi, bu örnekte de KEYK yönetimi TKP’nin başına geçen yeni kadro ile uyum içinde, Komünist Enternasyonal ikinci ve dördüncü kongre tezlerine rağmen bu tezlerin gösterdiği tutuma aykırı bir çizgi takip ettiler.

İkinci Kongre’nin Farkı

İşte Beşinci kongrede KEYK raporu ele alınırken çıkan tartışmanın somut konuları arasında bunlar vardı. Roy’un eleştirisi de üç sene önceki itirazı ile aynı doğrultuda idi. Ancak o zaman Ulusal Sorun Komisyonuna başkanlık eden ve Roy’un eleştirilerinin haklılığını görüp kendi tezlerinde gerekli düzeltmeleri yaptıktan sonra kongrenin de bu doğrultuda tutum almasına çalışan Lenin o kongrede yoktu; ama belli ki Roy’un tutumunu benimseyip savunan başka kimse de yoktu. Tartışmayı yöneten Manuilsky, Roy’un eleştiri ve önerilerine karşılık Çin’li ve Türkiye’li delegelerin konuşmalarına dikkat çekti. Bu tartışmada söz alan TKP delegesi Faruk, her ne kadar konuşmasında yoldaşlarının Kemalistler tarafından katledilmesine, Kemalistlerin «ulusal azınlıklar karşısındaki baskıcı» şovenist tutumuna, komünistlere yönelik baskıların sürmekte oluşuna ve işçilerin hiçbir temel hakkının sağlanamamış olmasına dikkat çekti ise de, sonuçta Kemalist hareketin nesnel bakımdan olumlu adımlar atmakta olduğunu ve emperyalizm karşısında savunulması gerektiğini vurgulamaktan da geri durmadı.

TKP delegesinin tutumu, Şefik Hüsnü TKP’sinin çizgisini yansıtmaktaydı. Komünist Enternasyonal beşinci kongresi de bu çizgiyi resmileştirdi.

Kaypakkaya’nın Tutumu

Bu çizgiyle M. Suphi’nin çizgisinin nasıl birbirine bağdaşmaz olduğunu İbrahim Kaypakkaya 24 yaşındayken şöyle izah etmişti:

“TKP hakkında, şahsi görüşlerim şunlardır: TKP, M. Suphi yoldaşın önderliği altındayken Leninist bir partiydi. M. Suphi yoldaşın Kemalistler tarafından hunharca katledilmesinden sonra, partinin önderliği revizyonistlerin eline geçmiştir. Şefik Hüsnü, otuz yıllık önderliği boyunca, revizyonist bir çizgi izlemiştir. Şefik Hüsnü’nün önderliğindeki TKP, bir müddet, Türkiye’de devrimi “sosyalist devrim” olarak tesbit etmiş ve bunu da Kemalist iktidardan beklemiştir. Daha sonra “sosyalist devrim” şiarından vazgeçmiş, fakat bu kez de aynen Menşeviklerin mantığıyla, Kemalist iktidarın demokratik devrimin görevlerini tamamlamasını ve sosyalist devrim için yolu düzlemesini beklemeye koyulmuştur. ….

İşçi-köylü ittifakı yerine, sürekli olarak burjuvaziyle ittifakı ön plâna çıkarmıştır. … Kemalist iktidara kölece bir bağlılık göstermiştir. Refik Saydam hükümetini destekleyecek kadar Marksizm-Leninizm’den uzaklaşmıştır. Kemalist iktidarın, bütün azınlık milliyetlere, özellikle Kürt milletine uyguladığı amansız milli baskıyı, hatta kitle katliamlarını tasviple karşılamıştır. Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonraki otuz yıllık dönemde TKP, bir reform partisi olmaktan ileri gidememiştir. Şefik Hüsnü’nün yazıları, Marksizm-Leninizm’in alfabesi sayılacak en ilkel gerçekleri bile çiğnemektedir.

TKP’nin çökertilmesi, revizyonist çizgisinin kaçınılmaz sonucudur. Yakup Demir, Mihri Belli, Hikmet Kıvılcımlı gibi kaşarlanmış revizyonistlerle Mustafa Suphi yoldaşın ölümünden sonra TKP’nin izlediği çizgi arasında hiç bir fark yoktur. Gerek ideoloji ve politikası itibarıyla, gerekse örgütsel olarak TKP, Y. Demir, M. Belli, H. Kıvılcımlı revizyonistlerinde devam etmektedir. Yakup Demir kliği, Mustafa Suphi yoldaşın önderliğindeki TKP’nin çizgisine gerçekten ihanet etmiştir, ama TKP’nin daha sonraki çizgisini olduğu gibi devam ettirmektedir. TKP mirasçılığı havada bir iddiadır. Bir komünist hareket, M. Suphi yoldaşın önderliğindeki TKP’nin mirasçısı olur, TKP saflarındaki militan işçi-köylü-aydın üyelerin kafalarında ve yüreklerinde taşıdıkları komünizm davasına derin inancın mirasçısı olur ama, TKP önderliğinin revizyonist çizgisinin mirasçısı olamaz. …..” (İbrahim Kaypakkaya, Seçme Eserler)

İbrahim Kaypakkaya’nın baktığı gözle bakarak M. Suphi ve Şefik Hüsnü’nün çizgileri arasındaki esaslı fark ayırt edilebiliyorsa birincisinin temsil ettiği Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresindeki çizgi ile Ş. Hüsnü’nün tutumunu onaylayan beşinci kongre ve sonrasını ayırt etmek de güç olmamalıdır. Köz’ün arkasında duran komünistler, bu süreklilik ve kopuş ilişkisine böyle bakmaktadır.

Dönüm Noktası

Komünist Enternasyonal’in gecikerek toplanan beşinci kongresi, bir önceki kongreden sonraki dönemde KEYK’in ihmali yahut teşvikiyle farklı farklı ülkelerde izlenen yanlış politikaların tescil edilip resmileştiği bir dönüm noktası oldu. Bunların kongre kararı haline getirilmesi, aynı zamanda ilk dört kongre belgelerinde yer alan tutum ve görüşlere aykırı tutum ve görüşlerin bağlayıcı hale gelmesi anlamına gelir. Dört kongre boyunca belirli bir mantıki ve tutarlı bir süreklilik içerisinde gelişen bir çizgi; bu dönüm noktasında yön değiştirmiştir. O nedenle bu dönüm noktasından itibaren hem başlangıçtaki tutumları hem de sonraki tutumları bir arada savunmak için aslında sabit bir referansa ve ilkesel tutarlılığa önem vermeyerek günlük gelişmelere göre yön değiştiren bir siyasal anlayışı benimsemiş olmak gerekir.

“Komünistlerin birliğini amaç edinenler Komünist Enternasyonal’in yozlaşmasıyla kopan kızıl ipi yakalayarak Komünist Manifesto-Komünist Enternasyonal çizgisinde yeni bir geleneğin temellerini atmayı ödev saymaktadır.

Bu saptama dünya komünist hareketinin kolektif çabasıyla oluşturulan Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin kararlarını kendi içinde dondurmayı, bugün her sorunu çözecek bir sihirli değnek olarak görmeyi gerektirmez. Her sorun gibi, bu soruna da komünistler eleştirel bir gözle bakabilmelidir. Eleştirel bakışın kalkış noktasını dünya komünist hareketinin en ileri ve bugüne kadar aşılamayan kolektif bilinci oluşturmalıdır. Bu bilinç, İkinci Enternasyonal’den kopuş ve Komünist Enternasyonal’in kuruluşuna yön veren temel ilkesel tutumlarda somutlaşmaktadır. Bu bilinç, eleştirel bir bakışın kalkış noktası olarak alınmadığı sürece, komünist hareket hedefsiz bir sürüklenişten kurtulamayacaktır…..

Aslında kavramsal olarak bile birbirinin zıddı fiilleri ifade etmelerine rağmen, Komünist Enternasyonal’i kuranlarla tasfiye edenler arasında bir politik süreklilik olduğunu (ister tasfiye fiilini olumlayarak; ister kuruluş fiilini olumsuzlayarak) savunanlar bugün hala vardır. Buna benzer biçimde de, Bolşevizm’in çizgisinin Komünist Enternasyonal’de uluslararası bir örgütsel ifade bulduğunu ifade edenlerden birçoğu, aynı çizginin böyle bir örgütsel çerçeve olmadan da sürdürülüp yaşatılabileceğini söylemektedirler.

Komünistlerin birliğini hedefleyenler, mevcut akımlardan herhangi biri ile aynı geleneği paylaşmamaktadır; şu anda örgütsel-politik süreklilik içinde yaşatılamamış olan bir geleneğe sahip çıkarak yeni bir geleneğin temellerini atmayı hedeflemektedir. Komünistlerin birliğini amaçlayanların asıl politik kimliği bu sınavdan geçerek ve politik mücadele içinde netleşecektir.” (Amaç ve İlkelerimizden)

 

 

Paylaş