Gezi Ayaklanması, tespitler ve dersler: Devrimci önderlik boşluğu

0

Bu yazı Ağustos 2013 tarihli Komünist KöZ gazetesinde yayımlanmıştır.

Gezi Parkı olayları ile ilgili devamlı tartışılan sorulardan ilki eylemin niteliğinin ne olduğu, başka bir deyişle bu hareketin hangi sıfatla tanımlanması gerektiği sorusu idi. Konuyla ilgili yazılan-çizilenlere bakıldığında dünyada son yıllarda moda olduğu üzere Gezi eylemlerine de direniş sıfatının yakıştırıldığı görülüyor. Bu noktada direnmenin ne olduğuna, bir hareketin hangi koşullarda bir direniş olduğuna dair net bir tarifte bulunmakta fayda var.

Gezi Ayaklanması’na “direniş” diyenler, polis tarafından halka yönelik bir saldırı olduğunu ve sokaklara dökülenlerin de bu saldırıya karşı direndiklerini iddia ederek eylemleri direniş olarak tanımladı. Ancak Gezi Parkı eylemlerini direniş olarak tanımlamak orada var olan hareketi hem yanlış okuyan hem de küçümseyen bir tutumdur. Öncelikle Gezi Parkı korunabilecek ya da direnilebilecek bir mevzi değildir zira Gezi Parkı eylemlere katılan hiçbir kimsenin yaşam alanı da değildir. Aksine, parkın akıbeti ile ilgili devletin AVM ve kışla yapma kararı karşısında eylemciler parka yerleşerek “bu parkı yıktırmayacağız” demiştir. Dolayısıyla Gezi Parkı’ndaki hareket doğrudan doğruya hükümetin verdiği siyasi bir karara karşı bir harekettir. Toplananlar da dozerlerin karşısına dikilen, hükümetin aldığı karara karşı çıkan bir topluluktur, yani hareket en baştan beri bir başkaldırış olarak başlamıştır. Üstelik, bu hareket daha ufak çaplı olmakla birlikte polis müdahalesinden önce başlamış ve polis, kamu düzeninin bozulduğu gerekçesiyle saldırıya geçmiştir. Hükümet de başından beri bunun ekolojik bir hareket olmadığının, hükümete karşı bir eylem olduğunun farkındaydı; Başbakan’ın daha sonra saldırı emrini kendisinin verdiğini açıklaması da tastamam bundan kaynaklıydı.

Parkı yıktırmamak için başlayan mütevazı eylemin başka mahallelere, başka şehirlere yayılmasının ardından kolluk kuvvetleriyle günlerce süren çatışmalar ilk günlere damgasını vurdu. Bu harekette direniş pozisyonunda olan da polis oldu; zira burada saldıran taraf devlet değil halktı. Devlet görevlilerine “çek dozerlerini” demek bir karşı koyuş, devletin kararına karşı alınmış bir tutum ve saldırıdır. Bu hareket polis saldırısına karşı parkı koruyan bir eylem olmakla sınırlı kalsaydı ayaklanma olmazdı. Örneğin Emek Sineması konusundaki gibi kalırdı. Ancak bu haliyle Gezi Parkı eylemleri Türkiye çapına yayılan bir ayaklanmadan başka bir şey değildir.

Yine bu ayaklanma ile ilgili kafaları kurcalayan “neden daha önce veya sonra değil de şu an gerçekleşti?” sorusunun ise cevabı yoktur. Ayaklanmaların ne zaman, nerede patlak vereceği bilinemez. Komünistler için önemli olan her an böyle bir ayaklanma olacak gibi hazırlıklı olmaktır. Hazırlıklı olmaktan kastedilen şey ise siyasi etkisi ayaklanan kitlelere müdahale etmek için, onlara öncülük ederek yönlendirmek için yeterli bir yapının, yani devrimci partinin var olmasıdır. Zira ayaklanmaların umulmadık zamanlarda gerçekleşmesi değil, bunların kendi başına sonuç doğurmasını beklemek abestir. KöZ sayfalarında öteden beri genellikle soyut veya geçmişten örneklerle açıklanan devrimci önderlik ihtiyacının somutta ne anlama geldiği Gezi Parkı eylemleriyle ortaya çıkmış oldu. Gezi Parkı’na katılan siyasi gruplardan ve örgütlerden hiçbiri ayaklanan kitleyi kucaklayabilecek durumda değildi; zira, bu yönde bir çaba içine de girmediler. Faaliyet gösteren ve kendine “parti” diyen hiçbir örgütün bu sorunun muhatabı ya da yönlendiricisi olabilecek kapasitede olmadığı Gezi Ayaklanması ile gayet açık bir biçimde görüldü.

Gezi Ayaklanması’nda Eksikliği Duyulan Neydi?

Gezi Ayaklanması başladığından beri Gazi Ayaklanması’yla ve 15-16 Haziran olaylarıyla benzetilmeye çalışıldı. Bu da şaşırtıcı değildi; zira, Gezi Ayaklanması’na benzer kitlesellikte yegane eylemler de -Kürdistan’ı bir kenara bırakırsak- bu ikisi idi.

Gezi ile Gazi ve 15-16 Haziran arasında benzerlikler olduğu gibi benzemeyen yönler de vardır. Farklı noktalardan en belirgini, eylemi oluşturan kitlenin sınıfsal yapısıdır. 15-16 Haziran’da ayaklananların kim olduğu belliydi; işçiler sokağa dökülmüştü. Gazi Ayaklanması esnasında ise bu eyleme “işçi sınıfı hareketi” diyenler sol arasında sayıca azdı, Gazi’de ağırlıklı olarak ayaklananların mezhepsel niteliğine vurgu yapılmıştı. Halbuki, ayaklanmaya katılan mahallelere, Gazi’ye, 1 Mayıs Mahallesi’ne bakıldığında, buraların işçi sınıfının en çok ezilen kesimlerinin yaşadığı mahalleler olduğunu görmek zor değildi. Dolayısıyla Gazi de 15-16 Haziran gibi bir proletarya ayaklanmasıydı ancak işçi sınıfını sendikalarda arayanlar için Gazi’de sendika olmaması, işçilerin de olmadığı anlamına geliyordu.

Gezi’de ise bunun tam tersi geçerliydi. Sendikalar eyleme aktif katıldı, hatta bazı sol örgütlerin yıllardır dilinden düşürmediği genel grev çağrısı iki kez karşılık buldu. Sırrı Süreyya Önder Gezi Parkı’na geldiğinde Tarlabaşı’nda yaşayan, Taksim’de garsonluk, bulaşıkçılık, seyyar satıcılık yapan işçileri da arkasında getirebilmişti. Ancak bunlara rağmen Gezi’de işçi sınıfının olmadığı, bunun bir “orta sınıf hareketi” olduğu iddia edildi. Doğrusu, Marksist sınıf analizine bağlı olduğunu söyleyenler de bu etiketlendirmeye karşı çıkmadı. Hâlbuki Marksist sınıf analizinde “orta sınıf” gibi bir kavram olmadığı gibi, bu kavram Amerikan sosyolojisinin akademik bir icadıdır. Marksistler açısından sadece burjuvazi ile işçi sınıfı ve de kapitalizm öncesi çağlardan kalma ve nesli tükenmekte olan küçük burjuvazi vardır. Küçük burjuvazinin büyük kısmı proletaryaya kayarken ufak bir bölümü de burjuvalaşırlar. Daha sonra bu sınıflar gelir gruplarına ya da yaşam tarzlarına göre kendi içinde ayrışabilirler ancak temelde bu iki sınıfın dışına çıkmazlar.

Bununla birlikte, tekrar “Gezi’dekiler kim?” sorusu sorulduğunda “bu kesimler ağırlıklı olarak burjuvazinin eteklerinde kalan, giderek yoksullaşan, gelir düzeyi işçi sınıfının üst kesimiyle aynı seviyeye düşen burjuva gruplarıdır” cevabını vermek gerekir. Yani Gezi Ayaklanması’nın unsurları burjuvazinin alt kesimleridir, işçi sınıfının varlığı Okmeydanı, Gülsuyu gibi varoşlarda kendini belli etse de Taksim eylemlerinde sınırlı kalmıştır. Ancak ayaklanma zaten katılanların kimler olduğu önceden bilinemeyecek bir harekettir ve böyle bir ayaklanma olduğunda mekânsal dağılım, yaşam koşulları vb. sebeplerle herkesten önce burjuvazinin yoksullaşmakta olan kesimlerinin bu eylemlere karışması doğaldır. Elbette bu durum, eylemlerin ayaklanma niteliğini ortadan kaldırmaz, komünistler kendilerine ayaklanmaya bir sınıf kimliği takmak gibi bir görevi biçmezler.

Gezi eylemlerinin bir ayaklanma olmadığı iddia edilirse bu eylemlerin çok önemli bir özelliği gözden kaçmış olur. Bu ayaklanma ile beraber yıllardır siyaset sahnesinde görülmeyen bir kesim meydana çıkmıştır. Apolitik diye adlandırılması adetten olan bir kesim birdenbire hükümet karşıtı bir ayaklanmanın en önemli parçası oldu. Bu kesimlere apolitik denmesinin sebebi ise bu kesimlerin aslında var olan örgütlerin menzilinde olmamasıydı. 80’den sonra ortaya çıkan ya da yeniden canlanan örgütler bu kesimleri kendi menzillerine almayı hiç başaramadı ya da denemedi; böylelikle de bu kesimlere “apolitik” sıfatını adlandırmak adetten oldu. Apolitik zannedilen bu kesimler, kendi kendilerine böyle bir eyleme ön ayak oldular ve siyasetler, örgütler bu ayaklanmanın peşinden gittiler. Hâlbuki bu kesim apolitik olmaktan ziyade, var olan örgütlerin örgütleyemeyeceği ve onlara güven duymayan kesimler arasında idi. Bu kitle içinde geçmişte bağlı oldukları örgütleri şu ya da bu aşamada şu ya da bu nedenle terk etmiş hatırı sayılır bir topluluk olduğu da unutulmamalı.

“Faiz Lobisi” Nerede Duruyor?

Sermaye içinde bir paylaşım kavgası sürerken bu paylaşım kavgasının tarafları ortaya çıkan bu hareketleri peşlerinde sürükletmeye çalışırlar. Ayaklanan kitleler de, “Arap Baharı” adıyla anılan eylemlerde de görüleceği üzere, çoğu zaman sermaye içindeki paylaşım kavgalarının kuyruğuna takılan hareketlerdir. Gezi Parkı’nda başlayıp tüm Türkiye’ye yayılan ayaklanmaya da bu sermaye içi çekişme damgasını vurmuştur.

AKP hükümeti devamlı Gezi olaylarının arkasında faiz lobisinin olduğunu tekrarlamıştı. Doğrusu, herkesin gülüp geçtiği bu “faiz lobisi” ifadesi, bir gerçeğe isabet ediyordu: AKP, rakip sermaye gruplarını bu eyleme destek vermekle suçluyordu. Taksim’de Koç Holding’e bağlı Divan Oteli’nin olaylar boyunca revir ve yatakhane görevi görmüş olması, yağmur yağınca anında kamyonla getirilen yağmurluklar, Turkcell’in eylemciler Twitter’ı, Facebook’u, diğer sosyal medya araçlarını daha rahat kullanabilsin diye alelacele kurduğu mobil baz istasyonu, Gezi eylemlerine “faiz lobisi” adıyla anılan hükümet karşıtı sermaye gruplarının dâhil olduğunun göstergeleri oldu. Elbette, sermaye gruplarının dâhil olması derken kastedilen bir barikat yoldaşlığı olmadı; sermaye grupları, hükümetten memnun olmayan grupların Gezi eylemlerine bir ucundan destek vermekle yetindi. Hükümet de daha önce kendisini destekleyip iktidara taşıyanlardan bir kısmının karşısında yer almasına tepkiyle onları “faiz lobisi” diye adlandırmayı tercih etti. Bu tercih rastgele bir tercih veya dil sürçmesi de değildir. AKP’nin kime yöneldiği ve kimlere hitap etmekte olduğuyla ilgilidir. Zira lobi deyince Yahudileri anlayan, faiz deyince haram yemeyi anlayan bir kitleye hitap etmektedir Erdoğan bu tekerleme ile. Yani yetmez ama evet diyen liberallerin kendisini terk etmesi Kürtlerden de umduğu gibi bir desteğin gelecek gibi görünmemesi üzerine Erdoğan tekrar eski tabanına hitap etmeyi seçmiş görünmektedir. Bu istikamette de Gezi eylemlerinde göze çarpan bir varlık gösteren “Antikapitalist Müslümanlar” ayağına takılmıştır.

Geniş bir sınıf olan burjuvazi, tekelci kapitalistlerin ve finans kapitalin en büyük kesimlerinin belirlediği bir hiyerarşi içindedir. Finans kapitalin başını çeken burjuvazi kanadı, Gezi olaylarından (başka herhangi bir çatışmada da olacağı gibi) kendi aralarında süren it dalaşı doğrultusunda yararlanmak istediler. Ancak komünistlerin böylesi çatışmalarda tutumu asla “bırakın hâkim sınıflar kendi aralarında çatışsın, biz bulaşmayalım” şeklinde olmamalıdır. Çünkü sermaye grupları kendi aralarındaki anlaşmazlıkları, kitleleri sokağa dökmeden çözmek isterler. Kitleler bir kere seferber olduktan sonra kontrolün kendi ellerinden kaçacağının gayet bilincindedirler. Aynı derme çatma devrimci örgütler gibi, burjuvazinin muhtelif kesimlerinin de böylesine kitlesel hareketleri sevk ve idare edebilme şansı yoktur; en fazla bu hareketleri kendi çıkarları doğrultusunda istismar etmeye çalışabilirler. Bu yüzden sermayenin bir kesiminin, medya gruplarının eylemlere destek olması dâhil olması Gezi Parkı eylemlerinin ne olduğunu değiştirmez, en fazla sonuçlarını etkileyebilir. Ama bu hareketi kendi terkisine almak isteyen “Ergenekoncuların” olayların sıcak çatışmalı aşamasında olduğu gibi forumlar aşamasında da umduklarını bulamadıkları görülmektedir. Gerek bu kesimlerin gerekse de hareketi bu kulvara itmek isteyen hükümetin çabalarına rağmen hareketin sürmekte olduğu forumlardan Silivri seferine ciddi bir katılım olmaması bunun açık bir göstergesidir. Bununla birlikte bu durum daima böyle kalacak değildir. Bilhassa BDP bu hareketi hükümetle PKK arasındaki müzakerelerde bir koz olarak kullanmaktan vazgeçip doğrudan doğruya hükümet karşıtı bir kitle hareketinin önderliği rolünü oynama sorumluluğunu almaktan çekinmeye devam ettiği takdirde, bu vesileyle kendi iç sürtüşmelerini kurultay manevralarıyla olduğundan daha kesin bir biçimde çözmekte olan CHP bu dalgayı arkasına almak üzere git gide daha aktif bir rol üstlenecektir. Bunun işaretleri gerek CHP’nin duruşunda gerekse de söyleminde git gide daha açık bir biçimde görülmektedir. Üstelik CHP’nin bu yolda kimi sendika bürokratlarını vb. şimdiye kadar olduğundan daha etkin bir biçimde kullanarak solun bir kesimini de eskiden olduğundan daha fazla peşine takması da olasılık dışı değildir.

BDP’nin Tutumu ve “Çözüm Süreci”

Cumhuriyet tarihinde benzeri görülmemiş bir kitleselliğe ve hâkim sınıfların bir kesiminin hatırı sayılır desteğine rağmen Gezi eylemleri, örneğin Tunus’ta ya da Mısır’da olduğu gibi kısa sürede bir sonuç alamadı. Bunun sebebi olarak işçi sınıfının orada bulunmayışını gösterenler oldu. Oysa Gezi eylemleri esnasında iki defa genel grev oldu ve sendikalar alana geldi; yine de bunun kayda değer bir etkisi olmadı. Olması da beklenemezdi, zira KöZ sayfalarında öteden beri işaret edilen kitle, yani Gazi Ayaklanması’nı, 95 ve 96 1 Mayıslarını hareketlendiren kitle alanda eksikti. Gezi Ayaklanması’nın hükümeti devirecek güce ulaşması için bu kitlenin katılımı şarttı. Gezi eylemlerinin içindeki sol örgütlerin hiçbiri, bu kitleyi harekete geçiremedi, zaten geçirecek kapasite ve nitelikten de mahrumdu. Bu kitleyi seferber edebilecek tek güç, yıllardır Newroz’larda yüz binlerce kişiyi meydanlara çıkaran BDP’ydi. Fakat BDP de Gezi eylemleri sırasında topyekûn bir katılım doğrultusunda bir tutum takınmadı.

BDP’nin, arkasında duran kitleyi Gezi eylemleri için seferber etmemesinin sebebi “çözüm süreci” olarak adlandırılan, hükümetle PKK arasında sürmekte olan müzakereler oldu. Hükümet sözcüleri sık sık Gezi olaylarının çözüm sürecini baltalamak için tezgâhlandığını tekrarladı. Ancak bu olayları tetikleyen, “çözüm süreci”nde masadan kalkmak için bahane arayan hükümetten başkası da değildir. Zira hükümet olaylar büyümemişken Gezi Parkı’ndaki çevrecilerin çadırlarını yakma emrini vererek fitili ateşleyen taraftı. Somut bir hamlede bulunmak zorunda olduğu bir aşamaya gelen müzakere masasından kalkmak için aradığı bahaneyi bir türlü bulamayan hükümet, Gezi olaylarını bahane etmek için fırsat kollamaktaydı. Tıpkı Sakinelerin cenazesinde, Reyhanlı’dan sonra, 1 Mayıs’ta defalarca yaptıkları gibi, çözüm sürecini bozdukları iddiasıyla ürkütmeye çalıştıkları BDP, bu süreçte baştan beri işin içinde olmasına rağmen, Öcalan’ın mesajı gelinceye kadar kendisini pek fazla göstermedi. Söz konusu mesajdan sonra BDP alana daha fazla katılım sağlamaya başladı. Bunun üzerine hükümet işin renginin değişmekte olduğuna, BDP daha fazla bulaşmadan Gezi’yi dağıtmak gerektiğine karar verdi.

Park boşaltıldıktan sonra kendi denetiminin daha güçlü olduğu bir alanda kitle hareketini seferber etmekten çekinmediği görülen BDP’nin “hükümet adım at” derken kastettiği adımlar KCK davası tutsaklarını ve hasta tutsakları bırakması, kalekol yapımlarını durdurması, Öcalan’ın koşullarının düzeltmesidir. Ancak bunların hiçbirini hükümetin gerçekleştiremeyeceği aşikârdır. Bu yüzden de hükümetin çeşitli bahanelerle masadan kalkmaya çalışması doğaldır. Besbelli ki Gezi de hükümetin çözüm sürecinde masadan kalkmak için yaratmak istediği bir bahaneydi. BDP, Gezi Ayaklanması’nda ve Lice’de hükümetin demokratikleşmeden ne anladığını iyice görerek yumruğunu böylesine sıkmış bir hükümetle yürütülen “çözüm süreci”nin nasıl bir çözüm olacağını fark etmeye başladı. İnisiyatif kendisinde olmaya devam ettiği sürece, müzakerelerin AKP’den sonra gelecek herhangi bir hükümetle de devam etmesinin önünde bir engel olmadığını idrak etti.

Hükümetin çözüm sürecinde tek sıkıntısının BDP ile sınırlı olmadığı da açıktır. Bir yandan Orta Doğu’yu bir an önce “istikrar”a kavuşturmaya niyetli Amerikan hükümeti AKP’yi adım atması yönünde sıkıştırmaktadır. Öbür yandan Amerika’yla beraber diğer emperyalist ülkeler ve TÜSİAD da bu işin Tayyip Erdoğan’la yürümesinin mümkün olmadığını görmüştür. En son hamleleriyle görüleceği gibi Erdoğan’ın başbakanlık koltuğuna oturmasında hatırı sayılır rolü olan “cemaat”te aktif olarak bu sürece dâhil olacağını göstermiştir. Bu kesimler, CHP’nin zaten AKP’den doğacak boşluğu doldurmaya yetecek güce ulaşmasının mümkün olmadığının farkında olarak AKP’nin kendi içinde bölünmesini hedeflemektedirler. Verili güçler ilişkisi koşullarında mevcut hükümete yeni bir alternatif arayışı içerisindedirler.

Gezi Ayaklanması ile sol siyasetlere hâkim olan eski sağ ya da sol tasfiyeci alışkanlıkların büyük çaplı bir ayaklanma karşısında nasıl yetersiz kaldığı görülmüş oldu. Böyle bir ayaklanma patlak verdiğinde mevcut örgütlerin hiçbiri bu hareketi neresinden tutacağını bilemez ve nesnel olarak hareketi daraltıcı, kısıtlayıcı bir rol oynar; bu yüzden var olan örgütlerden herhangi birinden ayaklanmanın sonuca varması doğrultusunda bir şey beklemek doğru olmaz. Bu harekete müdahale edip başarıya ulaştıracak, önderlik edecek bir parti ihtiyacı en yakıcı haliyle Gezi Ayaklanması’nda kendini göstermiştir. KöZ’ün “devrimci parti yoktur” derken de kastettiği parti, tastamam böyle bir partidir.

Bu deneyimin komünistler açısından önemi, KöZ’ün işaret ettiği boşluğun, var olan örgütlerin militanlarının önemli bir kesimi tarafından görülmesine ve bir alternatif aramak üzere çevrelerine daha dikkatli bakmaya başlamalarına vesile olmasıdır. Komünistlerin ödevi de ülkenin siyasi sorunlarına çözüm aramaktan ziyade öncelikli ödevlerinin çözümü için bu kesimlerin dikkatini çekecek ve sorumluluğa ortak olmalarını sağlayacak bir propaganda faaliyetini yükseltmek üzere hala sürmekte olan Gezi Hareketinden yararlanmak olmalıdır.

Paylaş