Ekim Devrimini Rehber Edinmek Ne Demektir?

0

Bu yazı Komünist KöZ gazetesinin Ocak 2018 tarihli 111. sayısında yayımlanmıştır.

Yüzüncü yılında Ekim Devrimi dünyanın muhtelif yerlerinde olduğu gibi, belki pek çoğundan fazla, Türkiye’de de yaygın ve az çok zengin etkinliklere vesile oldu. Sair zamanlarda pek öyle düşünüp davranmayanlar, “Ekim Devrimi geçen yüzyılın başında geçerli bir yoldu” gibi değerlendirmeleri olanlar dahi bu vesileyle Ekim Devrimi’ni selamlamaya ve zaman zaman da “hala rehberimizdir” diye anmaya koyuldular.

KöZ de “Ekim Devrimi’ni Rehber Edinmek” konulu paneller düzenledi. Ne var ki KöZ açısından bu yüzüncü yıl gibi bir “yuvarlak” rakama denk gelmesiyle alakalı değildi. Zira KöZ 2009 yılından beri, kaçıncı yıldönümü olmasından bağımsız olarak her yıl düzenli biçimde Ekim Devrimi etkinlikleri (panelleri) yapmaktaydı zaten.

Bu itibarla besbelli KöZ için konunun önemi yüzüncü yıl dönümü olmasından ziyade Ekim Devrimi’ni rehber edinmek noktasındadır.

Rehber dendiğinde esasında iki şey anlaşılır birisi “kılavuz”, “yol gösteren”, “yolu bilen” anlamındadır. Diğeri ise başvurulacak bir katalog (telefon rehberi gibi) anlamındadır.

KöZ için Ekim Devrimi her iki anlamda da bir rehberdir:

Hem aradan yüz yıl geçmiş olmasına rağmen hala önümüzdeki yolun varması gereken yeri gösteren bir pusuladır. Aynı zamanda da varacağımız yere vardığımız noktada yapılması gerekenlerin en ince detaylarıyla ve başlıklar halinde incelenebileceği paha biçilmez bir katalog ifade eder.

Bu rehberin ilk maddesinde de bu devrimin olmazsa olmaz koşulu ve Rusya’da gerçekleşmiş olmasını anlatan istisnai koşulu yani Bolşevik Parti yer alır.

Hiç kuşkusuz KöZ Bolşevik Parti’nin Ekim Devrimi’nin zaferindeki belirleyici rolüne işaret eden ne ilk ne de tek odaktır. Aksine bu unsura işaret etmek adeta genel bir tutumu ifade eder. Hatta Bolşevik Parti’nin olumsuz bir rol oynadığına işaret etmek isteyenler arasında da bu rolün belirleyici olduğunu teslim edenler az değildir.

Bu rolden olumlu bir biçimde söz edenler ekseriyetle Bolşevik Parti’nin genel olarak Ekim Devrimi’ne önderlik eden parti olduğuna şu ya da bu biçimde vurgu yapan değerlendirmeler sunarlar. Bu bakımdan Bolşevik Parti’nin Ekim Devrimi’ndeki rolüne dair rivayet muhteliftir ve en önemlisi de 1917 Şubatında başladığı kabul edilmesi gereken bu devrimin 7 Kasım 1917’de nasıl ve hangi eylemle sonuçlandığından ve Bolşevik Parti’nin esas itibariyle bu noktadaki rolünden söz etmek pek adetten değildir.

Madem ki Ekim Devrimi’nin yüzüncü yılı olarak 7 Kasım 1917 gününü anıyoruz o halde her şeyden önce bizim takvimimizle 6-7 Kasım’a Rus Ortodoks takvimine göre de 24-25 Ekim’e tesadüf eden bu günlerde başkent Petrograd’da neler olduğunu bu günlere ön gelen kimi gelişmelere de işaret ederek hatırlamakta yarar var.

Bolşevikler Neyi Hedefliyordu?

Herşeyden önce, iki noktanın altını çizmek gerekiyor. Birincisi Bolşevikler Çar’ın tahttan feragat etmesinden ve hiçbir Romanov’un onun yerini almaya cesaret edememesinden itibaren Geçici Hükümetin desteklenmemesini savundu. Şubat’tan itibaren kurulan sovyetlerle geçici burjuva hükümetinin yan yana durmasının bir ikili iktidar durumuna yol açtığını vurguladı. Birinci hedefin bu ikili iktidara son vermek olduğuna işaret etti. Önce Kadet’lerin adayı Prens Lvov’un, sonra da onun koltuğuna oturan ılımlı Sosyalist Devrimcilerin adayı ve Lvov hükümetinin Adalet ve Savaş Bakanı olan Kerensky’nin başkanlığındaki Geçici Hükümetin devrilmesi, iktidardan uzaklaştırılması gerektiğini ilk hedef olarak belirledi. Oysa bütün otokrasi karşıtı akımlar kâh doğrudan doğruya bu hükümetlerde yer alarak kâh dışarıda durup eleştirel bir konumu sürdürerek bu hükümetlere destek sunuyordu. Hatta bu basınçtan etkilenen Bolşeviklerin, üstelik yönetici konumlarda olanların bazıları bile bu menşevik tutuma savrulmaktaydı.

İkincisi de Geçici Hükümetin devrilmesiyle birlikte tüm iktidarın, yasama yürütme ve yargı kuvvetlerinin işçi köylü ve asker sovyetlerinin elinde toplanması gerektiği saptamasıdır. Hatta baştan itibaren Sovyetlerde çoğunluğu elinde bulunduran Sosyalist Devrimciler ve onların kuyrukçusu akımlar dahi buna taraftar değillerdi. Yani bütün iktidarın Sovyetlerin eline geçmesini ikircimsiz biçimde savunup tekrarlayan başka akım yoktu.

Doğrusu Bolşeviklerle tüm diğer Geçici Hükümet karşıtı akımların arasındaki fark Geçici Hükümete ve Sovyetlere ilişkin bu noktalarda yatmaktadır. Aslında bu süreç içerisinde Lenin’in Devlet ve İhtilal kitabını yazmaya koyulması devrim ve iktidar sorunlarına ilişkin bu bulanık fikriyatın egemen olması nedeniyledir.

O vakit Kautsky gibi “otoriteler” dahil tüm akımlar Sovyetleri hükümet üzerinde sokaklardan gelen hareketi temsil eden bir baskı aracı olarak değerlendirmekteydi. Gerek bu kurumlardan gerekse de başka vasıtalarla hükümeti kimi taleplerin yerine getirilmesine zorlamakla sınırlı bir perspektife bağlıydılar. Zira Çarlığın devrilmesiyle sonuçlanan Şubat Devrimi’nin (23 Şubat=8 Mart) sonucunda, gücünü bu ayaklanmadan ve aynı zamanda da Sovyetlerden alan bu hükümet, yaygın biçimde bir “devrim hükümeti” olarak kabul ediliyordu. Bu itibarla da yıllardır muhtelif akımların hedeflediği “demokratik devrim”den beklenen icraatı bu hükümetin yapması bekleniyordu.

Oysa bunun Türkçesi hükümeti devirmek değil yola getirmektir. Bir başka deyişle iktidara talip bir hareket yerine güçlü ve etkili (hatta silahlı ve kitlesel) biçimde de olsa muhalefetle sınırlı bir çizgiyi benimsemektir.

“Tüm İktidar Sovyetlere” Sloganının Anlamı

Doğrusu o güne kadar çarlık otokrasisine karşı bir demokratik devrim hedefiyle hareket eden akımların hepsi de zaten demokratik devrimin yapması gerektiğine inandıkları işleri yapmak için burjuvazinin dahil, hatta belirleyici olduğu bir hükümetin iş başına gelmesini bekliyor ve hedefliyordu. Sosyalistlere düşen de bu hükümetin icraatını bitirip sıranın bir an önce kendilerine gelmesi için bu hükümete olabildiğince destek vermek olmalıydı bunlara göre.

Otokrasi karşısında bir “demokratik anayasal rejimi” hedefleyen meşruti monarşi taraftarı Kadet (Anayasacı demokratlar) partisinden Menşeviklere ve esas olarak toprak sorununun çözülmesi ve demokrasinin tesisi yoluyla sosyalizme ulaşılacağını savunan Sosyalist Devrimcilere kadar bütün belli başlı siyasi akımların program hedefleri bunu zaten gösteriyordu.

Öte yandan Çar’ın Tahtından feragat etmesiyle doğan koşullarda bu çizgiyi dayatan bir nesnel durumun olduğu da sır değildi. Herşeyden önce o koşullarda hiçbir parti iktidarı tek başına alabilecek durumda değildi zaten. Oysa muhtelif akımların hepsi (iktidara ilkesel olarak karşı duran anarşistler bir yana) iktidarın bir parti tarafından ele alınmasını yani yeni hükümetin bu parti tarafından teşkil edilmesini öngören programlara sahipti; hala da farklı düşünenler nadirdir. Tüm iktidarın Sovyet gibi organların elinde toplanmasını öngören yoktu; hala da öyledir.

Bunun istisnası sanıldığının aksine Bolşevik Partidir. Bunu Lenin’in 7 Kasım’dan iki hafta önce kaleme aldığı “Devrimin temel sorunlarından biri” başlıklı önemli makalesinde görmek mümkün. Bu satırlar taraftar ve karşıtlarının pek çoğu için şaşırtıcıdır; öyle olmamalı.

Lenin bu makalede Sovyetlerin tüm Rusya çapındaki birinci kongresinde yaptığı konuşmayı ve orada ileri sürdüğü “Tüm İktidar Sovyetlere!” şiarını hatırlattıktan sonra şunları yazdı:

Ama ‘iktidar sovyetlere’ şiarı ekseri, hatta hemen hemen her durumda tamamen yanlış biçimde algılanır. ‘Sovyetlerde çoğunluğu elinde bulunduran partinin bir hükümet kurması olarak’ anlaşılır. İşte bu son derece hatalı olan üzerinde daha ayrıntılı biçimde duracağız.

‘Sovyetlerde çoğunluğu elinde bulunduran partinin kuracağı hükümet’ kabinedeki kimselerin değişmesi anlamına gelir. Temelde bürokratik ve derin bir anlamda antidemokratik olan bu aygıtın hiçbir ciddi reformu, hatta Sosyalist Devrimcilerin ve Menşeviklerin programlarında yer alanları bile gerçekleştirmesi mümkün değildir.

“İktidar Sovyetlere” demek ise, herhangi bir demokratik girişimi köstekleyecek olan şu bürokratik cihazın, yani eski devlet aygıtının tümüyle yeni baştan kurulması anlamına gelir. Bu cihazın ortadan kaldırılmasını ve yerine yeni, halkçı, özgün bir biçimde demokratik olan Sovyetlerin temsil ettiği aygıtın geçirilmesini ifade eder. Yani halkın, işçilerin, askerlerin ve köylülerin silahlı ve örgütlü çoğunluğunu ifade eden Sovyetlerin geçmesidir. Halkın çoğunluğuna sadece milletvekillerini seçerken inisiyatifli ve bağımsız davranma yeteneği vermekle kalmayıp, devletin idare edilmesinde, reformların ve toplumsal dönüşümlerin sağlanmasında da inisiyatifli ve bağımsız olma yetisini tanımak anlamına gelir.” (TE c.25, s.400)

7 Kasım’dan sonra diğer partilerin kah Sovyetleri terk etmesi kah onların tayin edeceği bir hükümette (Sovnarkom) yer almaya karşı çıkmalarından ötürü, Bolşeviklerin tek başlarına kalmasına bakarak burada söylenenlerin aksini düşünenler az değildir. Oysa sanıldığının aksine Bolşevikler 7 Kasım 1917’ye gelirken tek başlarına iktidarı ellerinde toplayıp kendi hükümetlerini dayatmak üzere hareket etmiş değillerdir. Bolşeviklerden teşekkül eden hükümeti tayin eden sovyetlerdir.

Hatta hükümet üyeleri bir liste halinde değil, tek tek oylanarak seçilmiştir. Öyle ki ilk oylamalarda seçilenler bakan başbakan sıfatlarıyla seçilirken seçimin bir aşamasında hükümet üyelerine burjuva hükümetlerinde olduğu gibi bakan denmesine de itiraz edilmiş ve hükümet üyelerine Halk Komiserleri denmesi seçimler başladıktan sonra akla gelmiştir. Bu ayrıntı bile Sovyet iktidarının özgünlüğünün ve Bolşeviklerin elde hazır bir kabine listesiyle 7 Kasım’a gelmediklerinin anlaşılmasına yardımcı işaretlerden biridir.

7 Kasım’da yapılan eylemin sonucunda Bolşeviklerin sabahın erken saatlerinden beri toplantı halindeki Sovyetlerin kongresinde artık Geçici Hükümetin olmadığını, iktidarı ele geçirdiklerini değil, bütün iktidarın Sovyetlerin elinde olduğunu ilan etmeleri de müstesna bir durumdur. Ekim Devrimi diye andığımız tarihsel olayın ilanı proleter devrim stratejisinin ayırt edici stratejik hedefinin de tasviridir aynı zamanda. Ama bunu daha iyi kavramak için devrim ve iktidar kavramları hakkındaki “romantik” diye de nitelenebilecek olan yanılgılara dikkat çekmek yararlı olur.

Devrim Deyince Akla Nasıl Bir Tablo Geliyor?

Devrim dendiğinde pek çoklarının aklına bir kısmı da silahlı olan geniş yığınların ayaklanmasıyla gerçekleşen büyük kitlelerin eylemleri gelir. Örneğin 1789 Fransız Devrimi, yine Fransa’daki 1830 Devrimi, neredeyse tüm Avrupa’yı saran 1848 Devrimleri, 1871’de Paris Komünüyle taçlanan devrim, 1905 Rus Devrimi, 1917 Şubat (8 Mart) Devrimi böyledir.

Buna karşılık 7 Kasım’da Petrograd’da olan bunlara pek benzemez. Aksine bu tasvire benzeyen Şubat Devrimi’nden başka bir olay daha vardır 1917 Rusya’sında: ve “Temmuz Günleri” diye anılan silahlı ve kitlesel ayaklanma tastamam bunlara benzer.  Bununla birlikte, yenilgiyle sonuçlanan pek çok girişim devrim diye anıldığı halde (7 Kasım’dan kısa bir süre önce olmasından olsa gerek) “1917 Temmuz Devrimi”nden söz etmek pek adet değildir.

Bizim takvimimize göre 8 Mart’a isabet eden Şubat Devrimi Bir Dünya Kadınlar Günü anmasının giderek bir tür genel grev ve ayaklanmaya dönüşüp kanlı bir biçimde bastırma çabalarının boşa çıkması üzerine Çar’ın tahtını terk etmesiyle sonuçlanmıştır. Temmuz ayaklanması da kanlı bir biçimde bastırılmış ve eylemlerin hedefindeki Geçici Hükümetin başkanı Kadet Prens Lvov’un istifasına varmıştır. Ama Kadet başbakanın yerine Sosyalist Devrimci Adalet ve Savaş Bakanı Kerensky’nin gelmesiyle daha devrimcilere karşı daha ılımlı bir hükümet gelmiş değildir. Temmuz ayaklanmasını bastıran tedbirleri arttırarak sürdüren bir Geçici Hükümet oluşmuştur.

Nitekim Temmuz ayaklanmasının bastırılmasının ardından böyle bir ayaklanmanın erken ve yanlış olacağını savunan Bolşeviklerin bir çoğu da dahil olmak üzere muhtelif akımlardan pek çok sosyalist tutuklanmış ya da firar etmek durumunda kalmıştır.

Lenin de bunlar arasındadır. Temmuz ayaklanmasının bastırılmasıyla yerleştiği Finlandiya’da 1905 Ekim ve 1917 Şubat devrimlerinin derslerini çıkarmak üzere 1915-1916’da İsviçre’de tutmuş olduğu notlardan hareketle bir kitap yazmaya başlamıştır. Tamamlanamayan bu kitap ünlü Devlet ve İhtilal’dir; tamamlanmasına engel olan ise (önsözünde belirttiği gibi) devrim olasılığının Ağustos’tan itibaren yeniden somutlaşmasıdır.

Bu süreci anlamak ve 7 Kasım ile 3-7 Temmuz arasındaki benzerlik ve farkları görmek için bu meşhur Temmuz günlerini ve öngelen tayin edici gelişmeyi kabaca hatırlamak gerekir.

1917 Temmuz Günlerinde Ne oldu?

İlginçtir, Temmuz Günlerinin patlak vermesi de 7 Kasım’da olacağı gibi Tüm Rusya Sovyetlerinin kongresiyle bir yönüyle ilişkilidir. Aynı zamanda da Temmuz günleri Galiçya Cephesi’nde kızışan savaş bakımından 1871 Paris Komünü’ne öngelen günleri de hatırlatır.

Rus Ortodoks takvimine göre 4 bizim takvimimize göre 17 Haziran 1917’de işçi-köylü-asker Sovyetlerinin birinci Tüm Rusya kongresi Petrograd’da toplanmıştı.

Bu kongrede iki konuşma yapan Lenin’in birinci konuşması “Geçici Hükümete karşı tutum” hakkındaydı. Burada Lenin Sovyetlerden geri dönülemeyeceğini ve yerinde saymanın da mümkün olmadığını, mutlaka ileri gitme zarureti olduğunu vurguladı. Mevcut durumun sürdürülemeyeceğini söyledi. Ya Sovyetlerin hiçbir kazanım elde etmeden sönüp gideceğini ya da hala ellerinde silah tekelini tutan karşı devrimci generaller tarafından ezileceğini vurguladı. Bir Rus icadı olmaktan çok devrimin ürünü olan bu kurumlar için tek seçeneğin ileri gitmek olduğuna dikkat çekti.

İleri gitmekten kastettiği de sovyetlerin Geçici Hükümetle yan yana yaşamaya son verip, tüm iktidarı kendi ellerine almalarından başka bir seçenek değildi. Bunun aynı zamanda savaşa son vermenin de tek yolu olduğunun altını çizdi: “Rusya’daki devrimle aşağıdan barış için bir devrimci mücadele başlamıştır. Eğer iktidarı elinize almış olsanız, eğer iktidar Rus kapitalistlerine karşı mücadele eden devrimci örgütlenmelerin eline geçmiş olursa diğer ülkelerin emekçileri de size güven bağlar ve barış önerilebilir hale gelir” dedi.

Lenin’in yaklaşık bir ay sürecek olan kongrenin sonuna doğru yaptığı ikinci konuşması da “Savaş Hakkında”dır. Aslında her iki konuşma da sürmekte olan emperyalist savaş karşısındaki tutumu öne çıkaran ve Geçici Hükümetin bu savaşa ortak olmaya devam eden tutumunu hedef tahtasına koyan konuşmalardır.

Bu bakımdan Bolşevikler emperyalist savaşa kesin olarak son verebilmek için Geçici Hükümet karşısında geri adım atmanın yahut tereddüt etmenin devrimin hayat verdiği Sovyetleri gereksiz hale getireceğini ve ezilmelerinin önünü açacağını gösterdiler. “Bütün iktidar Sovyetlere!” şiarını ilk kez ve çözüm olarak öne sürdüler. İktidarı devralacak bir partinin olmadığı hakkındaki itirazlara ise Lenin, Rusya’ya geldiği ilk gün Tauride Sarayı’nda yaptığı konuşmada söylediği gibi, “Biz varız! Hiçbir parti iktidara gelmekten kaçınamaz” cevabını gülüşmelere aldırmadan verdi.

O vakit Bolşevikler Sovyetler içinde azınlık durumundaydılar.  Tüm Rusya’dan en az 25 bin kişiyi temsil eden Sovyetlerin oy hakkına sahip delege gönderme hakkı olduğu ve takriben 20 milyon kişinin temsil edildiği kongrede oy hakkına sahip 822 delege vardı. Bunlardan 283’ü Sosyalist Devrimcileri, 248’i Menşevikleri ve sadece 105’i Bolşevikleri destekliyordu; 73 delege herhangi bir partiyi desteklemiyordu; geri kalanlar da Bund vb. daha küçük oluşumlardan yana olan delegelerdi.

3 (16) Haziran’da açılan Kongre’de Lenin ilk konuşmasını ilk günde, savaş hakkındaki konuşmasını da 30 Haziran’da (13 Temmuz) yapmıştı. Ve Savaşa vurgu yapması boşuna değildi.

İkinci konuşmanın ertesi gününde, Rus takvimi Temmuz başına geldiğinde Savaş ve Adalet bakanı Kerensky’nin talimatıyla Galiçya Cephesi’nde savaşı derinleştirmek üzere bir taarruz harekâtı başlatıldı. Bu maksatla Petrograd’daki silahlı kuvvetlerin bir kısmı da cepheye kaydırıldı.

Galiçya Cephesi’ndeki Avusturya-Macaristan birliklerine ve onlara destek olmaya gelen Alman birliklerine karşı bir taarruzun ilk hamlesinde bir ilerleme sağlansa da sonuçta büyük bir hezimet hasıl oldu.

Her halükarda sonuçtan bağımsız olarak Lenin’in konuşmalarında bu hükümetin savaşa son vermesinin mümkün olmadığı hakkında tespiti hemen kitlelerin gözünde doğrulanmıştı. Hezimet ise bilhassa askerler arasında hükümet karşıtı tepkileri arttırmıştı. Özellikle Kongrenin toplandığı Petrograd’da olmak üzere pek çok yerde askerler cepheye gitmeyi reddetmiştiler.

Bu koşullarda Petrograd’daki emekçiler bir kısım birliğin, bilhassa mitralyözlü birliklerin yarısının cepheye gitmesiyle hükümetin askeri bakımdan zayıflamasını fırsat bilerek ayaklanma eğilimindeydi. Bolşeviklerin 2 Temmuz’da önüne geçmeye çalıştıkları patlamaya varacak olan hoşnutsuzluk 3 Temmuz’da hükümet karşıtı protestoculara ateş açılmasıyla bir isyana dönüştü. Bozguncu askerlerin, onları destekleyen işçilerle bunlara destek olmak üzere başkente gelen Kronstadtlı bahriyelilerin başlattığı protesto eylemleri hızla bir silahlı ayaklanmaya dönüştü. Zaten Şubat’tan beri bu kitlenin neredeyse tamamı şu ya da bu çapta silahlıydılar.

Mamafih 3-7 Temmuz günlerinde başkent Petrograd’da cereyan eden bu ayaklanma Kazak birliklerin ve hükümete bağlı askerlerin sert müdahalesiyle büyük direnmelere rağmen kanlı bir biçimde bastırıldı. Hükümete sadık kalan birliklerle ayaklanan emekçiler arasında dört gün boyunca kanlı çatışmalar yaşandı. Her iki taraftan aşağı yukarı eşit sayıda yüzlerce kayıpların olduğu çatışmalardan hükümet kuvvetleri galip çıktı. Temmuz ayaklanması yenilgiyle sonuçlandı. Hükümet herşeye ve cephedeki askeri yenilgiye rağmen devlet aygıtının tam kontrolünü elinde bulunduruyordu.

Bolşevikler ise henüz iktidarı almak için hazırlıklı olmadıklarından hareketle, böyle bir ayaklanmanı erken ve riskli olduğunu düşünüyorlardı. Buna rağmen önemli bir kısmı da Temmuz Günlerinde etkin biçimde yer almıştı.

Tablo bir başka yönüyle de 1870’teki Alman seferinde yenilgiye uğrayan İmparator Louis Bonapart’ın ordusuyla birlikte esir düşmesini fırsat bilen Paris komünarlarını hatırlatıyordu. Prusyalıların kuşatması altındaki Paris’te onlarla pazarlık etmeye hazırlanan hükümetin Parislileri silahsızlandırmak için kalkıştığı girişimlere karşı ulusal muhafızlarla birlikte ayaklanarak Paris Komünü’ne hayat veren Paris emekçilerini hatırlatıyordu.

Ne var ki Petrograd ayaklanması Paris’teki gibi geçici bir süre için bile olsa iktidarın ayaklanan silahlı emekçilerin mevzilerini korumasıyla sonuçlanmadı. Aksine erken ve ağır bir yenilgiyle sonuçlandı. Lenin 7=20 Temmuz günü yayınlanan “Üç Kriz” başlıklı makalede bu günler için şöyle dedi:

Şekli bir bakış açısıyla olayların tam tarifi bir hükümet karşıtı gösteri olabilirdi. Ama bu gösteri  sıradan bir gösteri değildi –ve işin sırrı da buradadır- sıradan bir gösteriden pek fazla ve bir devrimden oldukça az bir çaptaydı. Olanlar devrimin ve karşı devrimin kendiliğinden patlamasıydı.Burjuva ve proleter unsurların aniden sahneye çıkmasıyla orta yolda duran unsurların kesin bir biçimde ve aniden ortadan kaybolmasıydı. ” (TE. C.25 s. 183)

Ayaklanmanın ezilmesini takiben Troçki’nin yanısıra Kamenev, Raskolnikov gibi pek çok Bolşevik yönetici de dahil olmak üzere sosyalistlerin önemli bir kısmı tutuklandı; Bolşeviklerin Pravdası yasaklandı; Lenin ve Zinoviev de dahil bir kısmı Finlandiya’ya kaçtı. Tutuklananlar arasında bulunan ve Rusya’ya yeni dönmüş olan Troçki bu gelişmelerin ardından kendisini destekleyen Mejraionski grubuyla birlikte Ağustostaki kongrede Bolşevik Partiye katılacaktı (26 Temmuz=9 Ağustos). Bolşeviklerin bu Kongresi aynı zamanda “Bütün İktidar Sovyetlere!” sloganını askıya almaya karar verecekti.

Her ne kadar Temmuz ayaklanması bastırılmış olsa da büsbütün sonuçsuz değildi. Şubat’tan beri hükümetin başında olan Kadet Partisinden Prens Lvov istifa etti. Yerini aynı hükümetin Adalet ve Savaş Bakanı olan Sosyalist Devrimci Kerensky’ye bırakacaktı. Kerensky savaş cephesinde kaybederken siyasette bir “zafer” kazanmıştı. Yeni hükümet gecikmeksizin yaygın bir tutuklama furyasına yönelerek Temmuz ayaklanmasının ezilmesiyle yetinmeyeceğini ve her türlü başkaldırı ihtimalini kesin olarak ortadan kaldırmaya niyetli olduğunu gösterdi.

Ama bu fırsattan istifade ile karşı devrimi bir adım ileri götürüp Çar’ı geri getirmeye yeltenen başkaları da olacaktı.  Kerensky’nin bu tutumundan cesaret alan ve Galiçya Cephesi’ndeki başarılarıyla ün ve itibar kazanmış olan General Kornilov, devrimcilerin ezilmiş ve/veya tutuklanmış olmasını fırsat bilip Galiçya’daki yenilginin sorumlusu olarak gösterdiği Kerensky’yi devirmek ve Çar’ı geri getirmek üzere bir darbe girişimi tertipledi.

Buna karşılık olarak elindeki başlıca baskı aygıtlarından birinin elinden kaçtığını gören Kerensky, Petrograd’ı ve kendisini koruyabilmek için tutuklu devrimcileri serbest bırakıp Petrograd’lı işçilere silah dağıtılmasını sağladı. Bunların büyük kısmı bolşevik taraftarı işçilerin eline geçti.  Bu durum Temmuz yenilgisiyle doğan maneviyat bozukluğunu da hızla ve dramatik biçimde değiştirecekti.

Nitekim Temmuz ayaklanmasının ezilmesiyle geri adım atmaya hazırlanan Bolşevikler  “önce Kornilov sonra Kerensky” şiarıyla yeni bir atağa kalkacaklardı. Bu dönüm noktası aynı zamanda 7 Kasım’ın habercisidir. Zira Kızıl Muhafızların yanısıra 7 Kasım eyleminin askeri gücü Devrimci Askeri Komite de Kornilov’un olası saldırılarına karşı Petrograd Sovyetini korumak üzere Sovyet başkanlığına bağlı bir komite olarak bu süreçte kurulmuştur. Bu komiteye bağlı birlikler tamamen Bolşevik Parti’nin komutası altında olacaktı.

Öte yandan Kerensky’nin Kornilov darbesine karşı başkenti savunmak için işçilere silah dağıtması üzerine oluşan Kızıl Muhafızların çoğu da Bolşevik taraftarı işçilerden oluşuyordu.

7 Kasım’da Tam Olarak Ne Oldu?

Bu hatırlatmaların ardından nihayet Ekim Devrimi’nin yüzüncü yıldönümü olarak anılan 7 Kasım (Rus takvimine göre 25 Ekim) gününde tam olarak ne olduğuna ve Ekim Devrimi sıfatını alan eylemin hangisi olup, kim tarafından planlanarak gerçekleştirildiğine gelmek gerekir.

Temmuz ayaklanması Bütün Rusya Sovyetlerinin birinci kongresini takiben gerçekleşmişti. Ekim Devrimi diye anılan 25 Ekim (7 Kasım) günündeki eylem de Bütün Rusya Sovyetlerinin İkinci Kongresinin başladığı güne rastlar. Bu bir tesadüf değildir, planlı olarak belirlenmiştir.Hatta aslında bu kongrenin on gün önce toplanması öngörülüyordu fakat tüm delegelerin gelemeyeceği anlaşılınca ertelenmişti; Bolşeviklerin tasarladığı eylem de kongre ile birlikte on gün ileri atılmıştı. Buradan da tekrar görülebilir ki Bolşevikler hükümeti devirip iktidarı ellerine almayı değil, tüm iktidarı Sovyetlerin en yüksek organına devretmeyi planlamaktaydı.  Bu çakışmanın rastgele olmadığı buradan da görülebilir.

Öte yandan Bolşevik Parti’nin bu planlı eylemiyle Sovyetlerin Tüm Rusya Kongresi arasındaki ilinti Merkez Komitesindeki en kritik tartışmalardan birine de yansıyacaktı.

Merkez Komitesinde ikili iktidara son vermek üzere Geçici Hükümeti devirmek ve tüm iktidarın İşçi Köylü Asker Sovyetlerinin elinde toplanması konusunda (en azından Nisan Konferansından beri) esasa dair bir ayrılık yoktur. Ama somut olarak partinin örgütleyeceği eylemin zamanlamasına itiraz eden iki üye bilindiği gibi Zinoviev ve Kamenev’dir.  Onların itirazları ise özetle o andaki somut koşullara dayanan itirazlardır (örneğin eldeki buğday stoklarının yetersiz olduğu ve herkese ekmek talebine yanıt verebilmenin güç olduğuna ve başlaması muhtemel bir iç savaş durumunda emekçileri seferber etmenin çok güç olacağına, uluslararası desteğin yetersiz olacağına vb. dair endişeler etrafında toparlanmaktadır).

Troçki ise bu eylemin Sovyetlerin kongresinden çıkarılacak bir kararla yapılmasını savunmuştur. Bir başka deyişle aklınca devrime –hiç de muhtaç olmadığı halde- meşruluk kazandırmak istemiştir.

Oysa Sovyetlerden bu kararın çıkmasını beklemenin ham hayal olduğunu tasavvur etmek zor değildi. O zaman oy kullanma hakkına sahip 649 delegeden 382’si Bolşevik taraftarı, 159’u Sosyalist Devrimci, 80’i de Menşeviklerin delegeleriydi (doğrusu bu heyetin tam dökümü ve temsiliyet oranı, içinden geçilen çalkantılı dönem nedeniyle birinci kongredeki kadar net değildir). Bu bakımdan özellikle bolşevik delegelerin en önemli bölüğünü gönderen Petrograd’da Bolşeviklerin arasında en etkili olan Merkez Komite üyesi Zinoviev’in Kışlık Saray’a yönelik harekâta karşı olduğu da dikkate alındığı takdirde, Kışlık Saray’a saldırılması konusunda bolşevik taraftarların tartışmasız biçimde ve tam kadro olumlu oy vermesi pek çantada keklik gibi gözükmemektedir.

Öte yandan Kerensky Hükümeti de kendini savunmak üzere Askeri Devrimci Komite’den önce davranıp bir gün öncesinden Bolşeviklerin yayınlarını kapatıp Askeri Devrimci Komiteyi yasa dışı ilan etmişti. Aurora zırhlısına da Petrograd’ı terk edip Baltık’a çıkma emri verilmişti. Aslında bunlar adeta işaret fişeği olmuştur. Yayınları ve matbaaları geri almak için harekete geçen Kızıl Muhafızlarla Askeri Devrimci Komite birlikleri de fiilen harekete geçmiş ve 25 Ekim (7 Kasım) sabahından itibaren Kışlık Sarayı kuşatmış olacaklardı. Bolşevik yöneticilerden Raskolnikov önderliğindeki bahriyeliler de Aurora zırhlısını ele geçirip Kışlık Saray önüne yerleşmesini sağlayacaklardı.

Bu arada Sovyetlerin Kongresi her halükarda 25 Ekim’de (7 Kasım) sabah erken saatte başladı. Kışlık Saray’ın kuşatıldığı ve Aurora zırhlısının Neva nehrinde Kışlık Saray’ın karşısında olduğu bilinmekteydi. O sıra Bolşevik delegelerin önemli bir kısmı da eylemin içindeydi ve Kongre salonunda değildi.  Kongre çalışmaları gergin bir ortamda sürmekte ve zaman zaman kesintiye uğramaktaydı; herkes ne olacağını beklemekteydi.

Bütün gün boyunca, Askeri Devrimci Komite’ye bağlı birliklerle Kızıl Muhafızlar sadece Kışlık Saray’ı kuşatmakla kalmayıp önceden yapılan titiz plana göre belli başlı köprüleri tutmuş, postane ve telgraf merkezlerini, tren istasyonlarını ve Merkez Bankasını denetim altına almış, kentin bütün stratejik noktalarında konumlanmıştı.

Bütün bu harekat doğrudan doğruya Bolşevik Partisi Merkez Komitesi tarafından değilse de bu komitenin kendi içinden ve dışından tayin ettiği komutanlar tarafından yönetilmekteydi.

Esasen Hükümet Konağı olarak kullanılan ve bütün bakanlarla üst düzey bürokratların bulunduğu Kışlık Saray’ın savunmasını ise Kazak Birliklerinin yanısıra Harp Okulu öğrencisi genç subaylar ve bir kadın taburu üstlenmişti.  Kazakların geri adım atmasına ve genç subayların taraf değiştirmesine rağmen bu kadın taburu sonuna kadar direnecektir.

Kışlık Saray kuşatmasının akıbeti gergin bir biçimde beklenirken Kongrede tartışmalar sürmekteydi. Kongreyi terk etmemelerine rağmen Sol Sosyalist Devrimciler de hiçbir koşulda Sosyalist Devrimcilerin geri kalanına karşı bir koalisyonda olmayacaklarını açıkladı. Menşeviklerin bölünmesinin ardından Enternasyonalist Menşevik denilenler de bölünmüştü ve kongre salonunda kalan delegeler olayların gelişmesi üzerine kendi aralarında yaptıkları oylamada 12’ye karşı 14 oyla Martov’la birlikte kongreyi terk etme kararına uyacaktı.

Nihayet 26 Ekim saat 02’yi geçtiğinde ara verilmiş olan oturum yeniden açıldı. Açılır açılmaz  Kamenev kürsüye çıkarak Kışlık Saray’dan Askeri Devrimci Komite komutanlarından Antonov Ovseenko’nun telefon mesajını okudu:

Kışlık Saray Askeri Devrimci Komite Birlikleri tarafından tamamen ele geçirilmiş ve kaçması önlenemeyen Kerensky dışındaki tüm Geçici Hükümet üyeleri tutuklanmıştır. Artık Sovyetlerden başka iktidar bulunmamaktadır.”

Herkes sevinç gözyaşları içinde birbirleriyle kucaklaşıp alkış tutarken, Kerensky’nin ayaklanmayı bastırmak için Petrograd’a gönderdiği motorize birliklerin de kente girişte Askeri Devrimci Komite’nin komutası altına girdikleri haberi gelir.

Bundan sonra Sovyet kongresi yeni iktidar organı olarak çalışmalarına beklemeden başlayacaktır. O zamana kadar tebdili kıyafetle (başında bir peruk ve koyu gözlüklerle) yandaki bir odadan gelişmeleri izleyen Lenin de meydana çıkacaktır.

Bu sefer kürsüde konuşan Lunaçarski’ydi:

Geçici Hükümet Devrilmiştir. Sovyetlerin kongresi iktidarı ellerine almıştır.”
“Yeni hükümetin adı Halk Komiserleri Kuruludur (Sovnarkom).”
“Sovyet iktidarı bütün halklara derhal bir demokratik barış önerecek ve bütün cephelerde derhal ateşkes ilan edecektir.”
“Büyük toprak sahiplerinin topraklarına tazminatsız el konulup bunların köylü komitelerine devredilmesi toprağın işleyene ait olması sağlanacaktır.”
“Ordunun tam anlamıyla demokratikleşmesi sağlanarak askerlerin hakları savunulacaktır.”
“Üretimde işçi denetimi tesis edilecektir.”
“Kurucu Meclis’in toplanmasına karar verildiğinde bu temin edilecektir.”
“Rusya’da bulunan tüm ulusların gerçek anlamda kendi kaderlerini tayin etmesi sağlanacaktır.”
“Sovyetlerin Tüm Rusya Kongresi yerel düzeylerde de tüm iktidarın da tam bir devrimci düzeni tesis etmek üzere yerel işçi, asker ve köylü Sovyetlerinin eline geçtiğini ilan eder.”

Yeni cumhuriyetin yasama yargı ve yürütme kuvvetlerini elinde tutan iktidar organı çalışmalarına beklemeden başlamıştı.

Tek tek oylanarak seçilen ilk Sovnarkom (Halk Komiserleri Şurası/Kurulu) üyeleri şunlardı:

“Halk Komiserleri Kurulunun Başkanı: Lenin
Tarım Halk Komiseri: Vladimir Milyutin
Askeri işlerden sorumlu Halk komiserleri:Vladimir Antonov-Ovseyenko ve Nikolai Krilenko
Denizcilik Halk Komiseri: Pavel Dibenko
Ticaret ve Sanayi Halk Komiseri: Viktor Nogin
Eğitim Halk Komiseri: Anatol Lunaçarski
Gıda İşleri Halk Komiseri: İvan Teodoroviç
Dış İşleri Halk Komiseri:Leon Troçki
İç İşleri Halk Komiseri: Aleksey Rikov
Adalet İşleri Halk Komiseri: Georgi Oppokov
Çalışma Halk Komiseri: Aleksandr Şliapnikov
Uluslar Halk Komiseri: Jozef Stalin
Posta ve telegraf Halk Komiseri: Nikolay Glebov-Avilov
Demiryolları Halk Komiseri: (Boş)
Maliye Halk Komiseri: İvan Skvortsov-Stepanov
Sosyal Yardım Halk Komiseri: Aleksandra Kolontay”

Bu hükümet teşkil eder etmez savaşa taraf olan tüm ülkelere savaşa son verip adil ve demokratik bir barış tesisi için çağrı yükseltti. Toprağın işleyene ait olduğunu ilan etti.

Takip eden günlerde bütün fabrikalarda işçi denetiminin tesis edildiğini 8 saatlik işgünü ve 48 saatlik çalışma haftasının kabul edildiğini ilan etti.
Rusya’nın borçlarının kabul edilmediği ve tüm bankalarla büyük sanayi kuruluşları kamulaştırıldı.

Tüm uluslar arasındaki ayrımcılığa son verildiği ve her ulusun kendi kaderini tayin etmesinin kabul edildiği açıklandı. (Bu kararın ardından 10 Temmuz 1918’de 5 bağımsız devlet 17 özerk cumhuriyet ve bölge Rusya Sosyalist Federatif Sovyet Cumhuriyetini oluşturacaktır.)

Kadınların tam anlamıyla eşit haklara sahip olması eşit işe eşit ücret ilkesinin benimsenmesi ve aile yapısının dönüştürülmesine yönelik düzenlemeler benimsendi.

Gayrı meşru çocuk kavramı kaldırıldı ve bu nedenle çocuklara ayrımcılık uygulanmasını önleyecek tedbirler alındı (Bunlar arasında en radikali, babası tayin edilemeyen çocukların sorumluluğunun annenin beyanı üzerine bazan birden fazla erkeğe yüklenmesi de vardır).

Çarlık döneminde ağır cezalara konu olan eşcinselliğin suç olmaktan çıkarılması sağlandı. 1920’de de kürtaj yasallaştırılacaktı.

Eğitim alanında ve okuma yazmanın yaygınlaştırılması yolunda gönüllü seferberliklerini de içeren tedbirler alındı, üniversite eğitimi parasız oldu.

Yüzüncü yılı anılan 7 Kasım 1917’ de olanlar ve bütün iktidarın Sovyetlerin eline geçmesini takip eden kısa dönem içinde atılan adımların başlıcaları bunlardır.

Genellikle Ekim Devrimi’nin kazanımları bahis konusu olanlar da bu kabilden gelişmeler olmaktadır.

Ama madem ki neredeyse her biri yüzyıl sonra bile reformdan ziyade “devrim” kabilinden gelişmeler olan bu düzenlemelerin kabul edildikleri tarihleri(bizdeki şapka devrimi, harf devrimi vb. gibi) değil de 7 Kasım’ın yüzüncü yıldönümünü anıyoruz, o halde bunlardan ziyade Sovyetlerin bütün iktidarı ellerine almasını sağlayan eylemin ve bu eylemin biricik öznesi olan partinin mahiyetinin altını tekrar çizmek gereği olduğu aşikar olmalıdır.

7 Kasım 1917’de Bolşevik Parti geniş işçi ve emekçi yığınları dahil kimseye danışmadan ve kimseden hatta bariz bir çoğunluğa sahip oldukları Sovyetlerin Bütün Rusya Kongresi’nden dahi bir icazet beklemeden, sadece kendi Merkez Komitesinin çoğunluğunun kararıyla ve partinin merkeziyetçi hiyerarşisi ve disiplini çerçevesinde gerçekleştirdiği tarihsel ve büyük bir eylemi tüm sorumluluğunu sadece kendi üzerine alarak gerçekleştirmiştir.

Bu cüretli adımı atabilmek için sadece bu kabiliyete ve gerekli güce sahip olmak gerektiğini düşünenler bütün bu olan biteni bir teknik sorun olarak algılamış olurlar.

7 Kasım Eylemini Gerçekleştiren Partinin Özgün Niteliği

7 Kasım eyleminin asıl sırrı bunu planlayıp uygulayan partide somutlanan özel bir parti anlayışında yatar. Yani kendini ideolojik ve politik olarak tüm diğer akımlardan titizlikle ayrı tutan; işçi sınıfının genel kitlesi de dahil kitlelerden ayırt etmeye özen gösteren; ve militanlarını profesyonel devrimcilerle sınırlamayı tasavvur etmekle kalmayıp, bunu sürekli bir işleyiş ve uygulama ile sağlama özenini elden bırakmayan bir parti anlayışının tayin edici rolünü öne çıkarma zarureti vardır.

Somut gelişmeler olup bittikten sonra, olayların seyrine bakarak bu rolün öneminden söz etmek (hala türlü mazeret ve bahanelerle buna yanaşmayanlar sayısız olsa da) nispeten kolaydır. Ama bütün başka tesadüfi yahut nesnel etkenlerden hiç biri ortada yokken böyle bir partiye ihtiyaç olduğunu her türlü eleştiri ve itiraza inat saptayıp iddia etmek o kadar kolay değildir.

Daha yola çıkarken Lenin’in önce “Nereden Başlamalı?”broşüründe öne sürdüğü ve “Ne Yapmalı?”da somutladığı parti anlayışını benimseyen Bolşeviklerin ayırt edici yanı ve 7 Kasım’ın başarısının sırrı bilhassa ve belki münhasıran burada yatar.

Lenin 1901’de Nereden Başlamalı? Başlığı altında şunu söylemişti:

 Daima bir sistematik ve metodik hazırlıktan söz ettik. Ama asla otokrasinin ancak ve ancak bir düzenli kuşatmanın ardından veya örgütlenmiş bir saldırı sayesinde çökeceğini kastetmedik. Bu abuk sabuk bir doktriner gibi düşünmek olurdu. Tarihsel planda pek muhtemeldir ve hatta daha olasıdır ki otokrasi bir kendiliğinden patlamanın sarsıntısıyla yahut onu mütemadiyen ve dört bir yandan kuşatan şu siyasi kargaşalardan birinin beklenmedik silkeleyişiyle devrilebilir. Ama herhangi bir partinin, maceracı bir çizgiye düşmeden yönelişini bu tür patlamalara ve olabileceği varsayılan kargaşalara göre, (onlara bel bağlayarak-çn)tayin etmesi mümkün değildir. Biz yolumuzu takip etmeli, sistematik çalışmamızı usanmadan tamamlamalıyız. Böylelikle beklenmedik gelişmelere daha az bel bağlamış oluruz. Tarihsel dönemeçlerde apansız yakalanmama şansını elde ederiz.” (Nereden Başlamalı?, 1901 son paragraf)

16 yıl önce ve soyut terimlerle ifade edilmiş olmasına bakarak bu sözlerin 7 Kasım’la bir ilgisi olmadığı düşünülebilir; böyle düşünenler az değildir. Oysa şaşırtıcı biçimde 8 Mart 1917’den 7 Kasım’a kadar giden süreçle çok yakından ilgilidirler.

Herşeyden evvel otokrasinin yıkılması hakikaten kimsenin ve Bolşeviklerin de öngörmediği bir kendiliğinden patlamanın ardından ve savaşın yanısıra Rusya’da rejimin karşı karşıya olduğu bir dizi karmaşık “siyasi” sorunun kuşatması altında olmuştur. Bunu öngörmemiş olmaları ve kendilerinin fazla bir dahli olmamış olması da Bolşeviklerin 7 Kasım’da planlayıp uyguladıkları eylem bakımından bir zaaf oluşturmuş değildir. Aksine Bolşeviklerin o güne kadar bu tür gelişmelere bel bağlamadan yürüttükleri ve yürütmeye devam ettikleri “sistematik ve metodik hazırlıkları” esasen otokrasinin devrilmesi ya da kitlelerin silahlanarak sokağa dökülüp ayaklanmasına dair değildir. Nitekim bu çalışmalar Şubat’tan ve Temmuz’dan sonra da kesintiye uğramadan ve yoğunlaşarak sürmüştür.

Asıl yanlış anlaşılan Bolşeviklerin hedefledikleri eylem bu türden ayaklanmaları örgütlemek değildir ve zaten alıntının başında dikkat çekilen yanlış anlama budur. Kastedilen silahlanıp ayaklanan kitlelerin ve kitle örgütlerinin yahut kitlesel partilerin yapamayacağı bir eylemi planlayıp uygulayacak kabiliyette bir özel parti tipinin hazırlanmasıdır.

Nasıl ki Kışlık Sarayı basıp hükümeti tutuklayarak Geçici Hükümetin varlığına son verme kararını ayaklanan emekçileri temsil eden Sovyetlerden çıkartmak olacak iş değilse, kendini sınıfın kitlesiyle özdeşleştirmiş bir partiden yahut herhangi bir başka kitle örgütünden de çıkartmak mümkün değildir.

Bu eylemin örgütlenmesi ve gerçekleştirilmesi için kendini genel olarak kitlelerden olduğu gibi işçi sınıfının kitlesinden ve (bunlar Sovyetler de olsa) kitle örgütlerinden ayrı tutan ve militanlarını seçerek bünyesine alan bir profesyonel devrimciler örgütüne ihtiyaç vardır. Lenin’in sistematik ve metodik hazırlık dediği, sadece 7 Kasım eylemi ya da bunun gibi eylemler değil bu partinin bu vasıf ve mahiyetleriyle hazırlanmasıdır. Bahis konusu olan başka siyasi akımlardan ve kitlelerin ruh halinden etkilenmeden bağımsız eylem yapma yetisine sahip bir partidir herşeyden önce.

Bununla birlikte bazı bakımlardan benzer gibi görünse de böyle bir partinin  Babeuf’ün yahut Blanqui’ninki gibi örgütlerden esaslı bir farkı vardır. Söz konusu olan sadece ya da münhasıran bir nihai eyleme göre tasarlanmış bir konspiratif örgüt değildir. Böyle bir eylem kabiliyetine sahip olmakla birlikte, başka siyasal akımlar nezdinde olduğu gibi, işçi sınıfı ve emekçiler nezdinde de tanınan az çok bir güven ve itibar temin etmiş bir parti olması gereği de vardır. Bunun için daha önce muhtelif vesilelerle muhtelif siyasi faaliyetleriyle ve siyasal eylemlerde kim olduğunu ne savunduğunu ve neyi hedeflediğini ortaya koyarak kendini tanıtmış olması hiç kuşkusuz şarttır.

Bu bakımdan Lenin’in sözünü ettiği sistematik ve metodik hazırlığın içinde hiç de teknik bir hazırlık derekesine indirgenemeyecek olan böyle bir siyasal faaliyet içindeki etkinlik ve hazırlıklar da önemli hatta “bütün iktidar sovyetlere” şiarını yükseltip savunma noktasına gelecek bir perspektif bakımından elzem ve tayin edicidir. Aksi takdirde Sovyetlerde mutlak çoğunluğu değilse bile anlamlı bir varlığı ve temsiliyeti olmayan bir partinin “biz hükümeti devirdik bütün iktidarı Sovyetlerin eline alma zamanı geldi” demesinin bir ehemmiyeti olacağını tasavvur etmek dahi mümkün değildir.

Tam bu noktada belki de sorunun üzerinde en az düşünülen ve en az anlaşılan yönüne gelmiş oluruz: Hükümeti devirmek ile iktidarı almak arasındaki ilişki nedir ve somut olarak 7 Kasım’da bu nasıl özgün bir mahiyet almıştır?

Bütün iktidarın Sovyetlere devredilmesinin ne anlama geldiğini 7 Kasım’dan birkaç gün önce Lenin’in nasıl tasvir ettiğini hatırlatmıştık. Ama “öteki iktidara” son vermenin tam olarak ne olduğunu bir kez daha altını çizerek söylemek gerekir.

Herşeyden önce bunun en kritik boyutu Kışlık Saray’ın ele geçirilip bakanların ve belli başlı bürokratların tutuklanması olsa bile bundan ibaret olmadığı açık olsa gerektir. Nitekim Kışlık Saray’ın kuşatılıp ele geçirilmesine paralel olarak başkentin belli başlı kritik önem taşıyan noktalarının postane ulaşım silah depoları ve garnizonların vb. de aşağı yukarı aynı oranda ele geçirilmesi ve eski devlet aygıtının işlemez hale gelmesinin sağlanmasına ihtiyaç vardır. Açıkçası bir kitlesel ayaklanmayla 7 Kasım arasındaki asıl önemli fark da burada kendini gösterir zira en büyük ve geniş çaplı ayaklanmalarda bile devlet aygıtı ve bürokrasisi zora girse dahi işlemeye devam eder kurumsal hiyerarşi içinde işleyişi sürer. Ve bu işleyişin büyük ölçüde kırılmış ve çalışmaz hale gelmiş olması gerekir. Ordunun polis teşkilatının etkisiz hale gelmesi önemlidir ama yetmez. Ancak bu takdirde eski iktidarın yıkıldığından söz edilebilir. Bu noktada bir de yeni iktidarın nasıl şekillenip yukarıdan aşağı yeni baştan kurulacağı önem taşır.

Genellikle akla gelen hükümeti ve askeri ve sivil bürokrasinin kilit noktalarını berhava edip ele geçiren bir partinin kendi iradesiyle yeni iktidar organını örgütlemeye girişmesidir.

Oysa 7 Kasım’ı 8’ine bağlayan gece Bolşevikler Sovyetlerin en yüksek organına gelerek “bütün iktidarı Sovyetler eline almalıdır ve biz de bu iktidara bağlı olacağız”demesi bu tarihsel olayın en özgün ve önemli yönüdür.

Bu 7 Kasım eyleminde olduğu gibi öncesinde ve sonrasında da bağımsız bir çizgi sürdürme kararlılığını gösterirken aynı zamanda Sovyetlere dayanan bir proletarya diktatörlüğünün sınıfsız topluma geçiş döneminin biricik siyasal biçimi olduğunu benimseyen bir partinin ayırd edici özelliğini oluşturur.

Bu bakımdan 7 Kasım’daki eylemin sırrı bu iddiayla yola çıkan ve Bir Yoldaş’a Mektup’tan Ne Yapmalı’ya, oradan da Devlet ve İhtilal’e giden yolda şekillenen Bolşevik Parti’den başka bir yerde aranmamalıdır.

Ekim Devrimi’nin Temel Dersi Yüz Yıl Sonra da Öğreticidir

Ekim Devrimi’nin ortaya çıktığı nesnel koşullar öncesinde olduğu gibi yüz yıl boyunca dünyanın değişik köşelerinde defalarca kendini göstermiştir ve göstermeye de devam edecektir.

O günden beri Rusya’daki nesnel durumdan kat be kat elverişli nesnel koşullarda nice fırsat böyle bir partinin olmayışı yüzünden kaçmıştır. Aynı nedenle başkalarının da kaçırılması kaçınılmaz olacaktır.

Şartların değiştiği hakkında muhtelif bahaneler ileri sürecek olanlar hiç eksik olmadı olmayacaktır da. Oysa bu tür bahanelere kulak asmamak daha isabetlidir. Zira nesnel koşullar bakımından çok daha elverişli olduğu tartışmasız olan Almanya’da hemen Ekim Devrimi’ni takip eden yıllarda olup bitenler bellidir. Bugün dünyanın herhangi bir başka yerinde de nesnel koşullar şüphesiz o zamanın Almanya’sı ile Rusya’sı arasındaki farktan daha farklı değildir. O zaman herhalde bu nesnel koşullar masallarını bırakıp asıl eksikliğin nerede olduğuna yoğunlaşmak icap eder.

Bu takdirde Ekim Devrimi’nin bilmem kaçıncı yıldönümünü anmak için fırsat beklemek yerine o eksiği gidermek için çalışmayı her türlü zaruretten önemli bir öncelik olarak ele alma gereği vardır. Bu hazırlığın ne kadar süreceği hakkında kestirme yapmak eblehlik olur. Zira her halükarda bu hazırlık sona erdirilmeden her 7 Kasım’da Ekim Devrimi’nin bilmem kaçıncı yıldönümünü anmaya devam etmek kaçınılmaz olur. Çünkü başka bir yol başka seçenek yoktur. Yolun uzunluğu bu konudaki kararlılık ve bu stratejik hedefin ne kadar tanıtılıp benimsetilebildiği ile ters orantılıdır.

Bu yolda üstesinden gelinmesi gerekenler sadece başka yollarda ilerlemekte olanlardan ibaret değildir. Daha yola çıkmadan “peki Bolşeviklerin hiç mi hatası yoktu?” sorusuyla başlayanlar da az değildir. Bunlar esasen yola çıkmamak için bahane arayanlardan başkaları değildir.

Hiç kuşkusuz Bolşeviklerin de hata ve kusurları vardır. Fakat bunları görmek ve üstesinden gelmek için asgari koşulun onların gidebildiği yere kadar gitmek olduğunu anlamak için üstün zekalı mı olmak gerekir? Yahut bu eksiklerin üstesinden gelme iddiasıyla kendi yarattıkları muhtelif aykırı örgütlenmeleri Bolşevik Partisinin ta kendisi ve belki daha iyisi zannedecek kadar kibirli mi olmak gerekir yoksa?

Kuşkusuz yeni arayışlar ve daha iyisini yapma cüretiyle yola çıkanlar hep olmuştur ve olacaktır da. Bunların menzillerine erişip erişmeyeceği hakkında bir varsayımda bulunmaya hacet yoktur. Böyle iddiaların sahiplerinin önce iddialarını ispat mükellefiyeti vardır.

KöZ’ün arkasında duran komünistlerin yeni bir icat peşinde olmadığı açık ve besbellidir.

Biz Bolşevizmi rehber edinme iddiasını taşıyan ve Ekim Devrimi’nin Bolşevikler tarafından çıkartılan derslerinin kayda geçtiği Komünist Enternasyonal’in kuruluş belgelerini tüm tartışma ve değerlendirmelerinde temel referans kabul eden komünistlerin birliğini sağlamayı stratejik bir hedef olarak kabul ediyoruz.

Bu stratejik hedef sistematik ve metodik biçimde takip edilmeden beklenmedik gelişmelerin akıntısına kapılmak yahut olabileceği varsayılan gelişmelere bel bağlayıp yerinde saymak kaçınılmazdır.

Paylaş