TÜRKİYE İŞTİRAKİYUN FIRKASI (TKP) PROGRAMININ İLKE VE ESASLARI

0

[TKP’nin 1920 Programı’nın ilke ve esaslar bölümü, aslına sadık kalınarak günümüz Türkçe’sine çevrilmiş, söz konusu bölüme önce 2001 yılında yayımlanan «Komünistlerin Birliği Yolunda AMAÇ VE İLKELERİMİZ» broşüründe, ardından Ocak 2011 tarihinde KöZ Yayınları tarafından yayımlanan «TKP’nin Mirasına Nasıl Sahip Çıkılır?» broşüründe ek olarak yer verilmiştir.]

TÜRKİYE İŞTİRAKİYUN FIRKASI (TKP) PROGRAMININ İLKE VE ESASLARI

  1. Sınır ve millet tanımayan fabrika sanayiinin yeryüzünde geliş­mesi ve yerleşmesiyle küçük ve milli zanaatlar ortadan kalk­maya başla­mıştır; şimdi de sermaye fabrika sanayiine sahip olan burjuvazinin elinde toplanarak yaygınlaşıyor. Sanayi üre­timi şahsi girişim özelli­ğini kaybediyor yeni yeni vücuda gelen iktisadi koşullar üretimin şahsi mülkiyetten ortak mülkiyete geçmesini kolaylaştıracak bir şe­kil alıyor. Böylece Avrupa ve Amerika’da üretim, bir çok büyük şir­ket, tröst ve kartel vasıta­sıyla «kapitalistlerin tekeli» haline girince, bu ülkelerde iktisadi kudret gibi siyasal egemenlik de fabrikatörlerle bankerlerin, bü­yük mülk ve toprak sahiplerinin eline geçiyor. Bu asalak ve ihti­raslı sınıflar bütün insanlık aleminin kaderiyle oyna­maya başlı­yorlar. Küçük zanaatkarlar ise, işlerini ilerletmekten aciz; köy­lüler topraklarını işlemekten aciz bir halde hayatın en ağır ihti­yaçları altında eziliyorlar. Gittikçe yoksullaşarak kol kuvvetleri­ni emek pazarına çıkarıp, ücretli fabrika ve tarım işçilerine dö­nü­şü­yorlar. Böylece ücretliler (proletarya) şehir ve köylerde sü­rekli arta­rak, kendilerini sömüren yağmacı kapitalistlere düş­man bir sınıfa dönüşüyor; bir sınıfsal duygu ve terbiyenin yön verdiği faaliyetlerle örgütlenmelerini gittikçe kuvvetlendiriyorlar. Devleti ellerinde tutan zenginler sınıfı ise, gelişen ve geliştikçe güçle­nen emekçilere karşı zulümlerini arttırdıkça arttırıyor.

2. Avrupa ve Amerika’da kurulan kapitalist tekel etrafındaki mal ve menkul değer alım satımları akla hayret verecek derecede artıyor. Sonuç itibariyle, zanaat ve ticaretin, makineli büyük üretimin yerel ihtiyaçlardan fazla mal üretmesi, sanayi için yeni kaynaklar aran­masına neden oluyor. Genel olarak banka ser­mayesinin de artarak büyük merkezlerde toplanması nedeniy­le, hisse senetlerinin büyük miktarda ihraç edilmesine yolaçan sermayenin uluslararasılaştığı bir döneme giriliyor.

Sömürgecilik usulünün icat edildiği bu dönemde ise, bütün dünya piyasaları gibi, memleket ve milletlerin, kapitalist devlet­ler arasında görünüşte farklı farklı olan bahanelerle paylaşıldı­ğı görülüyor. Ge­rek barışçıl yollardan içine sızarak ve gerek doğ­rudan doğruya sa­vaş yoluyla amacına ulaşmak için, kara ve denizdeki savaş kuv­vetleri büyük ölçekte artıyor. Böylece mey­dana gelen militarizmin masrafları o derece büyüyor ki, bu yolda daha fazla ilerlemeye hal­kın tahammülü kalmadığı gibi, tutulan bu istikametten geri dönmek de mümkün olmuyor.

Karanlık ve açlık içinde yaşayan milyonlarca insanı sefaletten kur­tarabilecek ve uygarlığın yeryüzüne yayılıp yerleştirilmesine hizmet edebilecek olan milyarlar değerindeki teknoloji ve üre­tim güçleri telef oluyor ve havaya saçılıyor. Bu dönemde em­perya­list devlet ve ülkelerin çıkarları uyarınca, Türkiye ve İran gibi yarı-sömürge ve Hindistan gibi doğrudan doğruya sömürge ha­linde yaşayan zayıf ve yoksul ülkelerin iktisat ve uygarlık bakı­mından harap olması ve esa­ret içine düşmesi doğrultu­sunda düzenli bir biçimde yol alınıyor. Bu gibi ülkelerde yeni kaynaklar sağlamak üzere kara ve deniz yolları­nın ele geçiril­mesi için müthiş ve dünya çapında savaşlar ve facia­lar icat e­di­liyor. Böylece aynı ya da başka millet ve ülkelere men­sup mil­yonlarca emekçi ve köylü sefalet içinde mahvediliyor. Bütün bu gelişme­ler kapitalizmin son yarım yüzyılda girdiği emperya­lizm dönemi­nin özelliklerindendir.

  1. Kapitalizm üretimi tekel haline getirmekle maddi bakımdan ulaşabi­leceği en yüksek noktaya geldiği gibi, güç ve saldırgan­lık bakımından da en yüksek mertebesine varmıştır. Fakat aynı za­manda ilk başlangıç aşamasında barındırdığı bazı uygarlaş­tı­­rıcı kuvvetlerini kaybetmiş oluyor. Gerçi burjuva ça­ğının baş­la­­rında serbest değişim ve rekabet, insanlar arasında girişim ve gelişmeye yardımcı olmuş, üretim ve ulaşım araçla­rının ge­liş­­mesi millet ve memleketler arasında yakınlaşmaya hizmet et­­miştir. Ama şimdi, üretim kurumlarının birleşmeleriyle bir tekel oluşturan kapitalizm, keyfi bir iktisadi zorbalık oluştu­rarak, her­kese buyruklar yağdırıp üzerlerinde egemenlik kuru­yor.Tekellerin eline geçen kara ve deniz yolları ise çürük ürün­leri pahalıya satmak üzere ucuza kapattıkları ham maddeleri büyük soyguncu şirketler hesabına taşımaktan başka bir iş görmüyor.

Doğrusu kapitalizmin en yüksek aşamasına ulaştığı son dö­nemde, Avrupa ve Amerika’da ortaya çıkan iktisadi bunalımla­rın önü alına­mayarak işçilerin üretken güçlerinin tekellerin keyfi zor­balığı altında ezilip azaltılmasına çalışılmaktadır. Asya ve Afrika’nın gelişmemiş ülkelerinde küçük zanaatlar imha edilir­ken yerlerine büyük zanaat­lar kurulmamakta; sanayiinin ge­lişme ve ilerlemesi ile sıkı bir ilişkisi olan tarım bu yüzden ilkel halde kalmaktadır. Aynı zamanda uyuş­turucu, fuhuş ve hurafe­lerin yayılmasını sağlayan türlü türlü ku­rumlar yaratılmaktadır. Buna bağlı olarak halkın ekonomik bakım­dan olduğu kadar, uygarlık, örf ve ahlak bakımından da geriletilme­sine gayret edilmektedir. Bu bölgelerdeki nüfusun bir kısmı olduk­ları yer­lerde tamamen yok edilmekte; bir kısmının da başka memle­ketlere göç etmesi sağlanmaktadır. Sonuç olarak insanlık ale­minin büyük bir kısmını temsil eden bu ülkelerde hayat şartları ve uygarlık bakımından gelişme ihtimalleri tamamen yok edil­mektedir.Bütün bunlar, ilk zamanlar Avrupa ve Amerika’da şim­diki medeniyetin doğmasına yol açan kapitalizmin, son zaman­larında artık bütün uygarlaştırıcı kuvvetlerini kaybederek, ta­mamen ihtiraslı ve yıkıcı bir mahiyet aldığını ispat etmektedir. Tarihin bu akışını durdurmak veya bu akışı geriye çevirmek mümkün değildir.

  1. Burjuvazinin üretim araçları derebeylik devrindeki tarihi şart­lar içinde vücuda gelmişti. Nasıl eski yaşayış usul ve kanunları zulüm ve sefaleti arttırmaya neden olunca, bu dönem kendili­ğinden yıkılıp gitmiş ise, şimdi burjuvazi devrini ortadan kaldı­ra­cak neden ve güçler daha fazlasıyla artarak toplumun tümü­nü sarmış bulunuyor. Gerçekten de yukarıda sunulduğu üzere te­­kelcilik bütün anlamıyla iktisadi bir keyfilik ve zorbalık halinde hü­küm sürmektedir. Bu şart­lardan çıkan her türlü savaş ve bu­na­lımlar yalnız malları ve insan­ları değil, belki üretim çarelerini de bozup yıkmaya başlamaktadır. Büyük mülkiyet ve tasarruf hakları, bu haklara sahip olmayan insan kitlesinin üretimine engel olmaktadır. Bununla birlikte, işçi sınıfı bir taraftan açlık ve sefalet içinde mahvedilirken, diğer taraftan eski düzen ve yön­temleri korumak için zorla çalıştırıldığı gibi, bir de si­lah al­tına alınmaktadır. Bu suretle kapitalist düzeni yıkacak olan düşman kuvvetler de kendiliğinden yetişip meydana çıkmakta­dır. Bütün bunlar kapitalizmin ve burjuva düzeninin usul ve kanunlarının artık tüm toplumun ihtiyaçlarını karşılama yetenek ve gücünün ol­madığını göstermektedir.

İşçi ve köylü halk eski Rusya imparatorluğunun geniş toprakla­rı üzerinde kalıcı olarak; Almanya, Avusturya, Macaristan ile As­ya’nın bazı ülkelerinde de kısmen ve geçici olarak hakimiyeti ele almıştır. İtalya, İngiltere, Fransa ve Amerika proletaryaları ise bu doğrultuda hareket etme eğilimindedir. Bütün bunlar yer­yüzünde burjuvazinin egemenliğinden proletarya yönetimine geçiş dönemini temsil eden toplumsal devrimin başladığını, maddi ve aşikar delillerle ortaya koymaktadır.

  1. İşçilerle köylülerin, sınıf mücadelesi diye özetlenebilecek olan devrimci hareketinin asıl niteliği, bu hareketin toplumsal ve ulusla­rarası çapta olmasıdır. Dünyanın herhangi bir ülke­sin­de yaşayan herhangi bir millete mensup işçiler kapitalistlere ay­nı biçimde mah­kumdur ve onlar tarafından ezilmektedir. Bu du­r­um onlar arasındaki dini, vatani her türlü ayrılığı geri plana iterek, işçiler arasından bir­leşmiş, kararlı ve devrimci bir ulus­lararası milletin doğmasına yol açıyor.

6. Bugün yeryüzünde millet ve devlet halinde yaşayan toplumlar­dan herbirine mensup işçi, köylü ve yoksul takımının, burjuva saldır­ganlığını temelinden yıkmak üzere kesin bir ka­rarlılık ve hazırlık ile son bir sınıf çatışmasına girişmeleri, en­ternasyonali doğurmakla beraber, uygarlık ve refah bakımın­dan büyük feda­karlıkları gerek­tirmektedir. Ama, ileride ulusal çerçevedeki üre­tim özgür ve ortak esaslarda kurulunca, bu fedakarlıkların tela­fisinin mümkün olacağı hiçbir tereddüde yer bırakmayacak ka­dar açıktır.

Kendi yaşadığı topraklar üzerinde ve kendi milleti içinde bu fe­da­karlığı göze almayanlar, uluslararası faaliyetin imkanların­dan ya­rarlanmaya layık olmayacaklardır. Sosyoloji ile devrimci sos­yalizmi birbirine karıştırarak, barışı ve savaşı birer sonuç olarak görmeyip, belki bir araç olarak kullanmak isteyen hain sosya­listler, son ve kesin çatışmaya gevşek bir mahiyet ver­mekten ve aynı zamanda devrimi burjuvazinin saltanat ve ta­hakkümüne satmaktan başka bir şeye hizmet etmiş olmazlar.

  1. Mazlum işçiler kapitalistlere karşı sınıf mücadelesinde birle­şin­ce, karşılarına bütün dünya burjuvazisinin varlığının dayan­dı­ğı temel olan «mülkiyet» meselesi çıkıyor. Esasen bir hak de­ğil; bir hurafe olan bu kurumun yıkılması ve bütün toplumun ü­ret­ken güçlerinin devlete bağlanması ile, kapitalizmin yarattığı si­yasi, iktisadi her türlü zulüm ve baskılar ortadan kalkmış ola­cak ve kendi emeğiyle yaşayan her bireyin yaşam hakkı ve top­lumsal hayata katılımı mümkün olacaktır. Yani komünizmin yer­leşecek ve sömürücü, gad­dar ve yayılmacı şahıs ve devlet­le­rin yok edilmesi sağlanacaktır. Nihayet hem bireyler hem de milletler arasında, tam anla­mıyla «insanlararası» ve «uluslar arası» kardeşlik, birlik ve adalet şi­arları zafere ulaşacak­tır.

8. Toplumsal devrim de, devrimin burjuvaziyi yenerek zafere ulaşma­sıyla başlayan komünizm uygulaması da, dünya çapın­da bir mahiyet taşır.Tarih gösteriyor ki, yeryüzünde yaşayan top­lumların bir kısmı derebeylikten burjuva çağına yeni giriyor. Burjuva çağına girmiş bulunan diğer kısmı, proletarya hareketi­nin çeşitli evrelerini yaşıyor. Üçüncü bir kısmı ise, burjuva ça­ğından proletaryanın ege­men olduğu bir döneme geçmiş bulu­nuyor. Toplumsal devrimin ça­buk ya da geç başlayarak geliş­mesinde, milletlerin geçirmekte ol­dukları iktisadi evrimlerle ta­rihi ve siyasi şartların büyük ilişkisi ve payı vardır. Bununla bir­likte, devrim başladıktan sonra millet ve ülkeleri birbirinden so­yut ve değişebilir nitelikteki ölçülerle ayırmak doğru değildir. Bugün proletarya egemenliği dönemine ayak basmış olan Rus­ya’da komünizm icraat ve uygulamasının başarısı, ekono­mik olarak gelişmiş diğer batı ülkelerindeki toplumsal devrimin pat­lak vermesine bağlıdır. Ama bütün batıda yaratılacak komü­nizm uygulamasının ekonomi bakımından daha farklı safhalar­da bu­lunan doğudaki devrimci hareket ile ilişkisi de pek önemli ve hayatidir. Esasen burjuvazinin saltanat ve saldırganlığının tekel niteliği ka­zanmış olduğu dünya ekonomisinin bu duru­mundan dolayı, batı ve doğudaki bu hareketler birbirlerinden doğar ve birbirlerini tamamlar.

9. Doğu ülkelerinin geneline oranla, siyasi ve iktisadi bakımdan oldukça ilerlemiş olan Türkiye’de, fabrikacılık layıkıyla gelişe­me­miştir. Memleketin ötesine berisine serpilmiş bazı fabrikalar mevcut olmasına rağmen, bu fabrikaların ve şehirlerin etrafın­da toplanmış gelişkin bir proletarya oluşmamıştır. Türkiye bu­gün Avrupa ve Ame­rika’ya gönderilen ham eşyayı ve madenle­rin çıkarılmasını ve bun­ların bozulmadan kolaylıkla taşınmasını sağlayan bir montaj sana­yiine, madencilik ve ulaşım sektörle­rine sahiptir. Buralarda çalışan yüz binlerce sanatkar ve yoksul işçi; tarla ve bahçelerde sabahtan akşama kadar alın teri döke­rek en zaruri ihtiyaçlarını temin etmek­ten aciz kalan köylüler; militarist hükümet ve devletlerin yumruğu altında ömürleri he­der olan milyonlarca işçi ve köylüden oluşan askerler; ve niha­yet şehir ve köylerde her türlü üretim araçlarından mahrum olan işsizler vardır. Türkiye bunların oluşturduğu, kurtuluş ümi­dini kaybetmiş bir yoksul sınıfın yaşadığı bir memlekettir.

Türkiye yedi asırlık iktisadi ve siyasi hayatında, hanedan devrini atlatarak hükümet düzeyinde birçok reform ve düzenle­meye maruz kalıp, bugünkü biçimi ve yönetim tarzıyla burjuva demokrasisine ayak basmıştır.Türkiye’de sınıf mücadelesi ilkel gelişme dönemini yaşamaktadır. Bugün yoksul sınıflar Türki­ye’de galip ve yağmacı Antant devletlerine karşı devam eden ulusal başkaldırı hareketine, «düşmanın düşmanı» ile savaşarak katılmaktadır. Yani dıştaki kapi­talizmin saldırganlığına karşı, kendi içindeki vurguncu ve soyguncu küçük burjuvazi ile ortak­laşa bir mücadele sürdürmektedir. Kendi topraklarında yalnız maddi çıkarlara dayanan ilişkiler kuran Avrupa ve Amerika bur­juvazisi, Türkiye gibi hayat ve ekonomi bakımından zayıf ülkele­rin sınırlarındaki her türlü koruyucu ve engelleyici tedbiri kal­dırmaktadır. Bu ülkeleri kendilerine gelir getiren birer çiftlik ve buralarda yaşayan insanları yalnız sömürülmeye mahkum birer hayvan sürüsü haline getirmektedir. Bu durum bu ülkeler­de ge­nel olarak Avrupa ve Amerikan kapitalizmine karşı büyük bir düşmanlık hissi uyandırmıştır.

Bununla birlikte, bir taraftan emperyalistlere karşı yürütülen bu sa­vaşın sürmesi, özellikle de Avrupa’da toplumsal devrimin yükselişi, sınıf bilincinin olgunlaşıp gelişmesini önemli ölçüde etkilemektedir. Bu koşullar Türkiye’deki hareketlerin toplumsal bir karakter kazan­masına yardım etmekte ve sosyalizmi esas alan işçi ve köylü şura­ları cumhuriyetinin kurulmasına uygun koşulları hazırlamaktadır.

10. Türkiye İştirakiyun (Komünist) Partisi yukarıda ortaya konan esas­lara dayanarak içinden geçtiğimiz dönemin insanlık ale­mine yeni ve tam anlamıyla özgür bir hayat vadeden toplumsal devrim dönemi olduğunu savunur. Herşeyden önce bir «işçi ve köylü» partisi olan Türkiye İştirakiyun (Komünist) Partisi, dünya­nın diğer komünist partileriyle birlikte Üçüncü Enternasyonal’i oluşturur ve bu enter­nasyonalin yine enternasyonal olan burju­vazi ile savaşına aktif bir organ olarak katılır.

Paylaş